Okul Öncesi Yaş Grubu Çocukları ve Pazarlama

Alışveriş deneyimleri hakkında cevaplar:
*-Sinan, (5 yaş): “işe gitmezsek paramız biter, o zaman kartla alışveriş
yaparız.”
*-Defne, (5 yaş): “pahalı olunca kart veririz”
*-Görkem, (5 yaş): “Karta para ödemiyoruz”
*- İlayda, (3 yaş): “Kart para yerine geçiyor ama ürün almak için sadece
kart değil paraya da ihtiyaç var”
*-Arda, (5 yaş): Ödemeyi nasıl yapıyorsun?
-Kartla
-Kart yoksa nasıl ödersin?
-Nakit
-Nakit ne demek?
-Para.
Pazar ve Ürün Hakkında
*-Sinem, (5 yaş): Pazar, şeylerin alındığı yer; pazarda herşey ürün.
Yumurta, kıyafet, peçete, forma var. Çarşıda çok şey var, oyuncak bile
var.
Migros’ta daha çok mağaza var, pazar bile var.
Markalar Hakkında
*-Nelerin markası olur?
-Araba, süt, çikolata…
Reklam Hakkında
*-“Reklam müzikli bişey, televizyonda çıkan”
*-“Reklam insanlara bilgi veriyor. Buradaki (market resmini göstererek)
eşyaların kaç para olduklarını insanlara söylüyor.”
*-“oyuncağı reklamlarda gördüm”.

Böyle söylüyor çocuklar.

Yapılan bir araştırmaya göre çocuklarımızın pazarlama kavramlarına yakınlığı, algıları ve farkındalığı konusunda ölçülmeye çalışılmıştır.

Elde edilen sonuçlara göre, çocukların 3 yaşından itibaren pazarlamayla ilgili temel kavramların anlamlarını öğrenmeye başladıkları, bu yaştan itibaren alışveriş, para, market, pazar kavramlarını doğru anlamlarıyla kullandıkları, para ve ürün alma verme davranışlarını sergileyebildikleri, 4 yaşından itibaren ise müşteri, AVM, kredi kartı, indirim, etiket, ambalaj, marka, alışveriş sepeti kavramlarına da doğru anlamları yükledikleri ve etiket kavramının öğrenilmesiyle birlikte ürün etiketinin de göstermeye başladıkları tespit edilmiştir. Bu bul- gular ışığında 3 ile 4-5 yaşındaki çocuklar arasında pazarlama kavramlarına yönelik bilişsel farklılıkların bulunduğu ancak davranışsal anlamda belirli farklar olmadığına ulaşılmıştır. Bu farkın çocukların okul öncesi eğitimde geçirdikleri süre, ebeveynleriyle yaşadıkları alışveriş deneyimlerinin artması, ailelerinin sosyo-ekonomik durumları nedeniyle çeşitli uyaranlara (daha fazla alışverişe çıkma, anne-babanın araba sahipliği ve markaya duyulan ilgi, vs.) daha fazla/daha az maruz kalmalarından kaynaklandığı söylenebilir.

Çocukların pazarlama kavramlarına yönelik biliş ve davranış düzeyle- rinin belirlenmesi pazarlama uzmanlarına çocukların ve dolaylı olarak ailelerinin hedef alındığı pazarlama uygulamalarına ışık tutması beklenmektedir. Aile sorumluluğu ve eğitim açısından ele alındığında, çocukların bu konulardaki farkındalığı onlara kendi seçimlerini daha bilinçli olarak yapabilmeleri için hazırlanmış bir zemin olarak görülebilir. Bu bağlamda konu, hem alışveriş pratiğindeki kuralları öğrenme, hem de küçük yaştaki tüketiciler olarak haklarının farkındalığını bilgilenme yoluyla kavrama açısından eğitmenler, aileler ve pazarlamacılar için önem- li bir özel alan olarak ele alınmaya değerdir.

Çocukların pazarlama kavramları hakkındaki farkındalığı firmalar tarafından reklam, satış geliştirme ve satış yeri kampanyalarında dikkate alınabilir. Özellikle çocuklar tarafından doğru algılanan kavram ve terimlerin seçimi; doğru algılanmayanların kullanılmasından kaçınma gibi bir titizlik hedef kitle filtrasyonunda kılavuz olabilir.

 

Okul Öncesi Yaş Grubu Çocukların Pazarlama
Kavramları Farkındalığı1,Zeki Atıl BULUT,Feyza TEKİNBAŞ,Muazzez BABACAN,

http://betadergi.com/uploads/pdf/okul-oncesi-yas-grubu-cocuklarin-pazarlama-kavramlari-farkindaligi-1.pdfScreen shot 2014-11-18 at 15.27.18

Satış Mühendisi Kimdir?

En kısa yoldan söylemek gerekirse, satış mühendisliği diye bir unvan olmamalı.

Neden?

Üniversitelerin mühendislik fakültelerinde böyle bir bölüm -henüz- yok. Eğitimi verilmeyen bir işin unvanını kim veriyor?

Cevap: Piyasa koşulları.

Neden?

Satış mühendisi terimi bir unvan olarak melezlik içeriyor. Aslında mühendislik branşlarından birinde diploması olan kişilerin satışla şilgili bir sektörde yer alması durumunda firmalar bu unvanı kendileri üretiyor. Örneğin bir ziraat mühendisi tarım ilaçları veya peyzaj alanında tanıtım ya da satış yapacaksa, bir inşaat mühendisi inşaat malzemeleri, bir elektrik mühendisi elektrikli motor satışı yapacaksa firma yeni bir kartvizit bastırırken, “size satış mühendisi diyelim, hem mühendissiniz zaten hem de satış yapacağınıza göre, müsterilerimiz üzerinde daha ikna edici bir etki sağlarız” diye düşünüyor.

Peki bu durumda yanlış olan nedir?

Birincisi böyle bir mühendislik dalı yokken durumdan haberi olmayanların böyle bir uzmanlık olduğunu düşünmeye başlamaları; ikincisi satışın mühendislik bilgisini gerektiren bir iş olduğu algısını yaratmasıdır.

Ayrıca mühendislerin satış sektöründe istihdamı nedeniyle tasarım yapmak dışında varolan bir ürünün satışına talip olmakla kendi işlerinden uzaklaşmaları, satış eğitimi alarak istihdam edilmeyi umanların mühendislerle rekabeti nedeniyle işsiz kalmaları da durumun uzantılı sonuçları da yok değil.

Ülkemizde eğitim alanların başka sektörlerde rahatça iş bulabilmeleri, belli bir akreditasyon süreci veya yeterlilik onayları aranmaması nedeniyle istihdam hareketliliğinin meslekler arasındaki trafiği oldukça heyecanlı ve hareketli bir akış izlemektedir.

Buna paralel olarak melez unvanlar oluşturmak da kolaylaşmakta, bazen ne olduğu anlaşılamayan, bazen eş değerde olan birkaç unvanın aynı departmanda farklı işler yapıyormuşcasına yan yana yer aldığı görülmektedir.

Satış mühendisi de böyle bir unvan. Aslında var olmayan ve olmaması gereken bir unvan.

Üniversiteler bu unvanı vermek üzere bir bölüm açar ve diploma verirse ne ala; yoksa “satış mühendisliği” diye bir mesleğin olmadığını fark ederek bu unvan yerine “satıştan sorumlu mühendis “demek daha uygun görünmektedir.

Bizden söylemesi.

 

Aklımızın Karası Yüzümüzün Karası

Ne kömür endüstrisinin gerçekleri, ne ölümlü iş kazası istatistikleri, ne de ekonomide kömürün önemi bu yazının konusu değil ne de siyasi kararların eleştirisi.

Konumuz sadece, ihtiyacımız olan akıl.Hani ülkemizde nazar değmeyen tek şey olan akıl.Son yıllarda giderek ve uzaklaştığımız şey olan akıl.

Aklın başarısı duyguyu disipline etmek, mantık ve muhakeme yürütmektir. Uzaklaşmamamız gereken şey işte tam da budur.

Akıl soru sormayı ve mantıklı cevaplar almayı amaçlar. Gider bilime danışır. Bilgiyle beslenir muhakeme eder. Duygulara yenilip karar almaz. Akıl bir yargıçtır. Aklın olduğu yerde güvenlik, denge ve disiplin vardır.

Peki ya Soma’da akıl var mıdır, ona bakalım.

Akılla bulunmuş tedbirler, güvenlik eğitimleri, mühendislik prensipleri sayesinde, dünyayı kömürle değiştiren buhar gücünden, yani 19. Yüzyıldan beri uygulanırken, “özelleştirme-taşeronlaşma-kiralama”yokken ülkemizde de, ölümler  sadece kaza kaynaklı olarak kabul ediliyordu.

Maliyet düşürürken maliyet artırıcı kabul edilen eğitim ve güvenlik tedbirleri azaltıldıkça ölümlü maden kazalarında birinci sıraya yükselmişiz. Üstelik bütün dünyada teknoloji ilerlemişken.

İleri ülkeler robot teknolojisiyle güvenliği maksimize etmiş, bizde ise karlılık. En büyük ve en iyi durumdaki kömür maden işletmesi olarak lanse edilen Soma’da en büyük karı elde etmek için en basit oksijen maskelerinin bile çalışmadığı kazadan kurtulan işçilerce söylenmiştir.

Devlet yetkililerince onaylanan, teftiş edilen bir madenin en basit iş güvenliği koşullarından uzak olması neyle açıklanabilir?

Daha kömürü güvenle üretemeyen, en büyük maden faciasını 21. Yüzyılda yaşayan bir ülkede nükleer santral kuaracağını düşünmek yeterince ürkütücü.

Ulusça yüreğimizin kömür karasına döndüğü bu acılı günlerde, maden şehitlerimizin ölümüne mi, arkalarında kalan her birinde 3-5  şehit verilen ve yıllarca içleri yanacak olan çocuklarına, ailelerine mi üzülelim, yoksa yüzümüzün karasına dönüşen akıldan uzak kararlara mı, daha acısı bu akıl kovucu tutumun ülkenin değiştiremediği yazgısı olma yolundaki kararlılığına mı,

aklım karardı karar veremiyorum.

Ne zaman proaktif olacağız, “göstermelik” değil gerçekten güvenlikli iş ortamları kuracağız, bilemiyorum.Duvarlara, işyeri giriş kapılarına “önce iş güvenliği” yazan pankartlar asıp, iş güvenliğini nasıl en son hatırlayacağız, bu kimin aklıdır, bilemiyorum.

En yetkin iş güvenliği yasalarını çıkarıp sonra uygulamamk nasıl bir tutumdur? Üstelik bu durumun bir çok sektör için geçerli olduğu da açık. Her alanda acı kayıplar, ölümler olmasını mı beklemeliyiz? Yasaların açıklarını bulup uygulamamak, denetimlerin caydırıcı olmaması tarihsel gerçeğimiz maalesef.

Herkes “kalbimiz Soma’da” diyor. “Aklımız Soma’da” olsa daha iyi olmaz mı?

Biz felakate davet çıkarıp ağlamayı seviyoruz. Aklımızı sevsek de felaket çıkmasa kıyamet mi kopar? Öle öle akıllanmaktan başka çarelerimiz de var: Üniversitelerimiz, sorumlu bilim insanları var. Onlar dinleyen yöneticileri arıyoruz.

Bugün Soma’da yüreğimizi karartan, gözyaşlarımızı siyaha boyayan üzüntümüz, yarınlarımızda yüzümüzü karartabilecek yeni olayların korkusundan küçük değil ne yazık ki.Düşünmek bile istemiyorum ama akıl hatırlatıyor: Ya nükleer …………?

 

6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun Kapıda

6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun Kapıda

Ülkemizde genellikle yayın tarihinde yürürlüğe giren yasalar bu kez değişik bir uygulama ile karşımızda.Özellikle bankacılık sisteminde tüketicileri ilgilendiren düzenlemelere uyum sağlanması akımından bu sürenin anlam kazandığı düşünülmektedir.

28.11.2013 tarihinde 28835 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun, 4077 Sayılı Kanunun yerine yayın tarihinden 6 ay sonra geçecektir. 5 kısım ve 34 maddeden oluşan 4077 Sayılı Kanun, 6502 Sayılı Kanunda 9 kısım ve 88 maddeye kavuşmuştur.

6502 sayılı kanundan önceki kanunlara bakıldığında, 4822 Sayılı Kanunla Değişik 4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun temeli, 23 Şubat 1995 tarihinde kabul edilerek 8 Mart 1995 tarih ve 22221 Sayılı T.C. Resmi Gazetesi’nde yayımlanarak yürürlüğe giren 4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun olduğu; 4077 Sayılı Kanunun da 13 Haziran 2003’de yürürlüğe giren 4822 Sayılı Kanundan temel aldığı ve 4822 Sayılı kanunla Değişik 4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun adını taşıdığı bilinmektedir. Avrupa Birliği uyum süreci içinde daha uygar ve ihtiyaçlara cevap veren bir yasa özelliği taşıyan 4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile, 2007 yılında bazı maddelerde yapılan değişikliklerle tüketici lehine olan haklarda artış ve esneklik sağlanmıştır.

28.11.2013 tarihinde 28835 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun, temelde tüketici haklarının türünde değil kapsamında genişleme sağlayan yeni kanuna göre özellikle yaptırımların açıklığa kavuşması ve hukuki ilişkilerin düzenleyici ve emredici konularını detaylandırmaktadır.

Belli başlı değişikliklere kısaca göz atılacak olursa yeni tüketici yasası kapsamı genişletilerek ve günümüz koşullarına uyarlanarak, tüketiciye daha çok koruma kalkanı yaratan bir nitelik kazanmıştır. Üzerinde teknik ve hukuki olarak tartışma bulunan bazı konuları göz ardı ederek kısaca şu konuların öne çıktığı görülmektedir.

1)Ayıplı mallarda tüketicilerin hakları satıcı/üreticilerin yükümlülükleri yeniden belirlenmiştir.

2)Konut kredisindeki erken ödeme tazminatı düşürülmüştür.

3)Ön ödemeli konut satışlarında sözleşmeden dönme ve teslim süresi yeniden düzenlenmiştir.

4)İşyeri dışında (kapıdan) yapılan satışlarda tüketicileri daha iyi koruyacak tedbirler alınmıştır.

5)Mesafeli sözleşmelerle ilgili teknolojideki gelişime paralel olarak tüketicilere ilave koruma sağlanmıştır.

7)Tüketici sorunları hakem heyetlerinin ismi tüketici hakem heyeti olarak değiştirilerek, anlaşmazlığa konu olan bedel sınırları yükseltilmiştir.

download

 

İZMİR’İN YEREL SEÇİMLERDEN SONRA MARKALAŞMA ŞANSI

Bir kentin markalaşması birkaç logo ve sembol binayla olmayacak kadar derin konudur. Bu güne kadar hep gündeme gelen, EXPO seferberliği ile zirve yapan, ancak sonra unutulan bu konu korkarım bu yerel seçimlerden sonra da rafta duracak, ihtiyaç olduğunda indirilip tekrar üst raflara konacak bir dosya. Ülkenin “normal dışı gündem”i o kadar büyük ve sürükleyici ki, İzmir’in markalaşması gibi”normal” bir konu dış kapının mandalı durumunda. İzmir’de yaşayanların ruh halini yaşayanlar bilir. İzmirli Ege’nin Akdeniz’in, mavi sularının ruhunu taşır. Özgür, hareketli,dalgalıdır her daim. Sıkıntılı işleri, fazla disiplini sevmez. Yaşamın tadını çıkarmaya zaman ayırmak için gece gündüz çalışmayı aklına bile getirmez. Yani, İzmirlinin “marka olma” derdi yok gibidir. Sorarasanız “daha iyi marka bulamazsın abicim” cevabını alırsınız. Saat Kulesi vardır, yıllardır mirası yenen Fuarı vardır, Karşıyakası, çipurası, rokası vardır. Bunlar yetmez mi marka olmaya? Marka olmak için yaşayanların orayı sevmesi değil, hiç fikri olmayanların bile oraya gitmek için ilgi ve merakla beslenmesi gerekir. İçimizden biri New York’u, Venedik’i, Tokyo’yu merak edip görmek istediği şehirler arasında sayıyorsa, bu durum orada yaşayanların kentlerini sevip yüceltmeleriyle ilgili değildir. Singapur, Venedik ve Tokyo kentlerini merak edilir, görmek istenir hale getirmek için yıllarca planlı, sistemli ve kararlı çalışmalar yapmış olmalılar. İzmir, marka kentler projeleri sayılırken, devlet bütçesinden paylar ayrılırken nerede yer almaktadır? Sahip olduğu eşsizizmir-alsancak-kusadasi-efes-sirince-meryemana-tire-birgi-turu-buyuk-resim-ves6923488 tarihi ve kültürel özellikleri ve şehrini çok seven insanı dışında İzmir’i geliştirecek kaç projesi vardır? Kenti yıllardır ataletle yönetem yerel yöneticiler kenti beton yığını olmaktan bile kurtaramamışlarken, bir kez daha seçim zaferi kazanmış olmanın sorumluluğunu hangi yeni projelerle destekleyecekler merakı içindeyiz. Çünkü marka olma derdi olmayan İzmir’linin oy vererek sorumlu kıldığı yerel yöneticiler, bu sorumluluğu İzmir’liyi ortak ederek gerçekleştirmek durumundadır. Sayın yöneticilerin, İzmir’le hiç bir tarihi ve tematik bağlantısı olmayan ve dünyanın en büyük heykeli olma iddiası bulunan Nasreddin Hoca heykelinin İzmir’e bir markalaşma katkısı olacağını düşünüyorlarsa yerel yöneticilerin yeni projelerini merak etmek keyifli bir uğraş haline gelecek.

MEGA SİS Mİ, PEGA”SİS” Mİ?

5 Ocak 2014 günü, Pegasus havayolları tarihine PEGASİS olarak kaydedilmeli. Çünkü sıradan bir doğa olayı, koskoca bir havayolu firmasının  halkla ilişkiler ve kriz yönetimi tarihine sisli bir sayfa olarak iz bıraktı.

Elbette yağmur,fırtına, sis gibi hava olayları, sel ve deprem gibi felaketler havayolları firmalarını zor durumda bırakabilir, çoğu kez bu büyük nedenlere (force majeur) boyun eğmekten başka yapacak birşey kalmaz. Yolcular bu durumu olgunlukla karşılar ve kendi yolculuk planlarını revize ederler.

Yakın tarihte de bu tür doğa olayları nedeniyle günlerce hava alanlarında mahsur kalan yolcuların sıkıntıları hafızalarda çok taze. Yoğun kar yağışı, buzlanma, yanardağ patlamaları ve hatta  grevler nedeniyle binlerce yolcunun sıkıntısı günlerce haber bültenlerinde ilk sırada yer aldı.

Bu doğal durumların bırakın sıkça yaşanma olasılığını, bir defa yaşanması için bile olsa havayolları firmalarının kriz yönetimi konusunda strateji geliştirmeleri gereği ise gün gibi açık. Pegasus’un Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Ali SDSCN0183abancı da bir ropörtajında bu konuya değinmiş:

“Hayatta ummadığın anda neler olabileceğini gördüğün için önlemini farklı alıyorsun. Bir Ürdün seyahatinde büyükelçimiz bana zırhlı araç göndermiş. Şoföre “Hayırdır bir sorun mu var” dedim. O da “Yok Ali Bey ama sıkıntının bir defa olması yeterli” dedi. Anladın mı adamın verdiği dersi?”, diyerek[1].

Havayolları firmaları yolcularına güvenli bir uçuş kadar kriz drumlarında azami konforu sağlama sorumluluğnu üstlenmek durumunda. Bu konuda yolcuyla imzalanan sözleşmeler kadar, uluslararası havacılık kuralları ve oluşan gelenekler de geçerli.

Kurumsallaşmış ve sektördeki rekabet koşullarını sadece karlılık düzleminde değil, müşteri sadakati ile de sağlamayı başarmış olan firmalar.Pegasus havayolları ise sadece düşük maliyetli ve çıplak bilet satan bir firma olarak konumlandırma yapmak istiyorsa diyecek sözümüz yok. Uzun ömürler dileriz!

5 Ocak’ta yaşananlar sisli bir sayfa oluşturmakla kalmayacak türden. Neler olmuş yakından bakalım:

  • Saat 19′ da sis nedeniyle THY, Sun Express, Onur Air tarafından iptal edilen İstanbul -İzmir seferleri Pegasus tarafından iptal edilmiyor; yolcuların ısrarlı soruları seferin yapılacağı şeklinde cevaplanıyor. (Sefer iptal etmeme inadı nedir, nedeni anlaşılamamıştır)
  • Saat 21’e yaklaşırken gecikme anonsu yapılıyor. Sonra aynı anonsa daha ileri bir saat için tazeleniyor. Sonra kapı değiştiriliyor. Saat 22.30 da yolcular uçağa alınıyor. THY’nin iptal ettiği seferin nasıl yapılacağı yolcuları tedirgin ediyor.
  • Yolcular kemerleri bağlı olarak 50 dakika uçakta oturuyor. Hiçbir bilgi verilmezken yolcular huzursuz olup soru sormaya başlıyor. Pegasus Hava Yolları Genel Müdür Yardımcısı da olduğu öğrenilen Kaptan Pilot, önce hava raporu beklediklerini; ardından  görüş alanının azaldığını uçusun yapılamayacağını bildirip yolcuların körükten geri giderek tekrar salona alınacağını bildiriyor.
  • Uçağa alınırken “hoşgeldiniz” bile denmeyen ve asık  suratla karşılanan yolcular inerken de muhatap alınmıyor.(daha sonra anlaşılıyor ki bu uçuş ekibi iptal edilen başka bir seferin dinlenmeden İzmir seferine yönlendirilen yorgun ekibi)
  • Bekleme salonundaki eski yerlerine dönen yolcular gerginlik yaşıyor, sorularla muhatap arıyor. “Diğer havayollarının gördüğü sisi Pegasus kaptanı 6 saat sonra mı görmüş ?, uçuş iptal edilecek mi?, neden yetkili bulamıyoruz?” Genç Pegasus personeli birbiriyle tutarlı olamayan cevaplar veriyor.
  • Personelin müşteri hizmetleri telefonuna yönlendirdiği yolcular, başvurmak için 800’lü numarayı soruyor. Personel cevap veriyor:“bilmiyorum”
  • Bu arada anonslardan Trabzon, Antakya, Mardin gibi diğer seferlerin de gecikme anonsları yapılıyor ve yolcular gergin.Her kapı önünde bie  iki Pegasus görevlisi var. Hepsi genç ve yaptıkları açıklamalar ikna edici değil. Yolcular gruplar halinde görevlilerle tartışma yaşıyor.
  • Hava açılınca mutlaka seferin yapılacağı söylenerek yolcuların beklemesi isteniyor. Tepkiler artınca hava raporu beklendiği bildiriliyor. Yarım saat daha kazanılıyor. Nihayet uçusun iptal edildiği ilan ediliyor.
  • Bu arada dış hat bağlantılı uçuş yapan yolculara konaklama olanağı sağlanacağı, bu hakkın iç hat yolcular için geçerli olmadığı, isteyen yolcuların biletlerini iade edebileceği, isteyenlerin sabah uçuşlarıyla bilet değişikliği yapabileceği, sabah uçuşlarında çok sayıda yer bulunduğu söyleniyor.
  • İstanbulda oturan bazı yolcular biletlerinden vaz geçip evlerine dönüyor.
  • Özellikle yurtdışı bağlantılı olan yolcular uzun süredir yorgun olduklarından konaklama için sabırsızlanıyor.
  • Konaklama için belli bir otelle anlaşmaları bulunmadığını, mail yoluyla otellerde boş yer aranacağını , bu nedenle beklemek gerektiğini bildiriyor yetkililer.
  • Yolcular aşağı salona alınarak kapıya yakın bir yerde bekletilirken Miracle Residence’a ait bir otobüs konaklama için yolcuları almaya geliyor. Kimlerin gideceğine dair havayollarına ait bir liste bulunmadığından yolcular kendi aralarında bir kağıda isim yazıp yetkililere veriyor.
  • Bu listeler görevliler tarafından tek tek ve tekrar tekrar isim sorularak salonda ve otobüsün içinde temize çekiliyor. Bir okul gezisinde sınıf temsilcisinin kontrolüne benziyor bu amatör çalışma. Salonda, kapıda ve otobüsün içinde, “siz nerden geldiniz, nereye gideceksiniz” soruları tekrarlanıyor.
  • Konaklama için özel eşyalarına ihtiyaç duyan yolcular bavullarına ulaşmak istiyor. Az önce uçmayı bekledikleri uçaktan boşaltıldığını öğrendikleri bagajlarını bulmak için ters trafikle salonlar arasında koşuşturarak bagajlarını bulmaya çalışıyorlar.
  • Bu arada otele ait otobüs hareket ediyor.Yolcular bagajlarını bulduklarında otobüsün gitmiş olduğunu fark ediyor.
  • Görevlilere ulaşmak, bilgi almak, ilgi görmek gerçek bir iletişim becerisini gerektiriyor.
  • En sık duyulan vaad “otelinize gidin, biz size SMS ile ek sefer bilgisi yollayacagız, siz gelip uçacaksınız”.
  • Otele vasıl olabilenler şanslı yolculardan daha şanslı olanları konaklama olanağı buluyor. Çift olarak yolculuk yapanlar bu yolcular. Tek seyahat edenlere “uygunsuz bir teklif”te bulunuyor. Adını bile bilmediği başka bir yolcu ile geceyi geçirmesi gerektiği bildiriliyor. Pagasusun otel ile anlaşmasının bu şekilde olması nedeniyle yapılabilecek birşey olmadığını söyleyen resepsiyon görevlisine, bu durumda kalan dört yolcudan biri, tek kişilik oda farkı ödeme teklifi yaptığında “otelde boş yer kalmadığı” söyleniyor.
  • Otel lobisinde bekleyen yolculara bir çay bile ikram edilmiyor. Yolcular otel fiyatlarıyla lobideki bardan su, çay vs satın alarak sakinleşmeye çalışıyorlar.
  • Tekrar havaalanına gidecek olan bir minibüsle havaalanına dönmeyi tercih eden şanssız yolcular görüş mesafesini 20 metreye indiren yoğun sisin aslında kendileri kadar Pegasus için de geleceğe uzanan bir sis olduğunu düşünmeye başlıyorlar.
  • Buraya kadar okuyabildiyseniz sabrınız için tebrikler ve teşekkürler.Ancak olay yeni başlıyor.
  • Havalanına dönen yolcular Pegasus bilet gişesi önündeki mahşeri kalablık nedeniyle biletlerini başka bir uçuşla değiştiremiyorlar. İnternet üzerinden değişiklik yapılamıyor. Çünkü internet erişimi çöknüş durumda.Çağrı merkezi cevap vermiyor.Görevliler bunalmış durumda.
  • Bir yolcunun 13 yaşındaki oğlu kayıp. Devamlı anons yapılıyor. Baba perişan.
  • Gişeler önünde kavga çıkıyor, camlar kırılıyor, sağlık görevlileri müdahale ediyor.Nedeni biletlerini iade etmek isteyen çok sayıda insana rutin ekibiyle cevap vermeye çalışan ve talebi karşılamayan gişe görevlileri önünde oluşan uzun can sıkıcı kuyruklar.
  • Almanya uçuşları ve Diyarbakır, Antakya, Kayseri, Mardin gibi İstanbula uzak illerin yolcuları seferlerin de az sayıda olması nedeniyle daha çok mağduriyet yaşıyor.
  • Genç görevliler bunalmış yüz ifadeleriyle sadece yolcu isteklerini geçici bir süre için püskürtmeye çabalıyor. Yoğun bir informel iletişim var. Tüm yolcular birbirinden bilgi alıp hızla çevresine yayıyor.Bu arada taş zeminde sere serpe uyumaya çalışan yolcular perişan.
  • Pegasus görevlileri hala ek sefer yapılacagını söyeleyerek yolcuları oyalıyor. Bilet ofisinden informel bir bilgi alınıyor: Bir görevli diğerine seslenirken duyulan ses “ek sefer imkansız” diyor. Oysa yolculara hala hep beklemeleri söyleniyor, saat sabah 5 iken.Gün ağarırken  sisin kalktığını gören yolcular, uçuş anonslarını suyunca seviniyor. Ancak gişeler önündeki kalabalık devam ediyor.En can yakan kısmı da o söz verilen ek seferlerin konmaması, bu arada ek seferle hakkının saklı kalacağını zanneden yolcuların tarfeli seferlere yönlendirilmesi; tarifeli sabah seferleri dolduğu için yolcuların ortada kalması.Açıkça yetkililerin verdiği hiçbir sözün yerine gelmediğinin görüldüğü an bu an.
  • Bu arada 2 yıldır Pegasus hava Yollarında çakıştığını belirten ve saat 21’den beri çözüm için çabalayan A.Ç. isimli personelle yapılan görüşmede bir itiraf duyuluyor. “Biz böyle durumlar için eğitim almadık, ne yapacağımızı bilmiyoruz doğrusu”.
  • Ek sefer koymanın mümkün olmayacagı, tarifeli seferlerde yer bulunursa bilet değişimi yapabileceği bildirilen yolculardan, şu anda yer bulunamayacağı için  akşama kadar alanda beklemeleri isteniyor.
  • Yabancı yolculara yeterli açıklama yapılamadığı görülüyor. Yetersiz yabancı dil bilgisi nedeniyle personelin görevlerini diğer yolcular üstleniyor. Yabancı bir yolcu geldiğinde hızla alandan uzaklaşan görevlilerin hali gerçekten üzücü.
  • 24 saattir yolda olan bir yolcu daha fazla dayanamayıp bir taksiye atlıyor ve otobüsle İzmir’e dönmeye çalışıyor. Dilinde bir şarkı:”Elveda PegaSİS”

İşletmeciliğin rutinde kolay , krizde zor olduğunu bilen bu satırların yazarı yolcu, yol boyunca düşünüyor.

Tutarlı ve yetkili ağızdan yapılacak bir açıklama yapmak,

Yolcularına saygılı ve sahiplenici olmak,

“Sis bizim suçumuz değil” demeyi bilen ancak bu kargaşayı yönetemediğini kabul etmeyen göevlilere halkla ilişkiler kavramını öğretmek,

Kriz durumunda ne yapacağını bilmeyen ve bu konuda eğitim almadıklarını itiraf eden personeline eğitim vermek, bu kadar zor mu?

Suyu, sandviçi onbin metre yüksekte para bozarak satma becerisi kazandırılmış personel elbette krizde nasıl davranacağını da öğrenebilirdi.Hepsinin çaresizlik içinde koşuşturası ve kimseyi memnun edememeiş olması ayrıca üzücü.

Sadece “low cost” prensibi bir firmayı ne kadar ayakta tutar diye derin düşüncelere sevk ediyor insanı . Sayın Ali Sabancı’nın Ürdün büyükelçisinin proaktif yaklaşımından ders almamış olduğunu düşündürüyor bu durum.

25 milyon dolar baba parası batırdığını söyleyen Sayın Sabancı’nın Pegasus’u da batırmaması dileğinde bulunuyorum. Çünkü müşterisine değer ve önem vermeyen her firmanın para kazansa bile sevilmeyen bir marka olma riski  açıkça görünüyor.

“Sıkıntının bir defa olması” yeterli- miydi? Sanırım Pegasus için değil. Çünkü pek ders alınmış gibi görünmüyor. Değişik yollardan iletilen şikayet mesajlarına bir telefonla cevap verilip özür dilenmiş bile değil.

Tebrikler Pegasis.Harikasınız.



[1] http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/753329-25-milyon-dolar-baba-parasi-batirdim

Tüketim Kavramı ve Mekan İlişkisi

Yüzyıllar boyunca insanlar  değişen ya da dönüşen biçimlerde alışveriş yapmışlar ve yaşanan çağın gereklerine uygun alışveriş mekanları yaratmışlardır. Alışveriş için Antik Yunan’da “agora”, Roma döneminde “forum” yapılarıyla ilk planlı alışveriş mekanları oluşturulmuştur. Ortaçağda kurulan pazaryerleri ve panayırlar katedraller çevresinde ve meydanlarda oluşturulmuştur.12.Yüzyıldan sonra, üstü kapalı tekil dükkanlar aynı zamanda depo ve tüccarın evi olarak hizmet vermiştir.

Portikolar, bedestenler, kapalı çarşılar, arastalar çağın alışveriş mimarisinin canlı örnekleridir (Batı, 2007,3-8; Ayhan,1987,5-15; Coleman 2006). Tarihsel gelişim içinde 17.Yüzyılda fuar, panayır türü alışveriş etkinlikleri, dökme demirden çok katlı kapalı fuar mekanlarını, iki katlı mağazaları içererek çeşitlilik gösteren bu mekanlar, yerini Endüstri Devriminden sonra çelik ve cam teknolojisiyle şeffaf çatılı, aydınlık, geniş pasajları olan yapılara bırakmaya başlamıştır.

Özellikle, II.Dünya Savaşı’ndan sonra AVM mimarisinde değişim yaratan unsurlar büyük iç genişlikler, havalandırma sistemleri ve yürüyen merdivenlerin bulunuşu olmuş, katlar arasındaki bölmeler kesintisizliğe uğramıştır (Tokyay,2005,www.yapi.com.tr).

1950’li yıllarda banliyölerin gelişimiyle açık mekanlarda kurulu olan ticaret merkezleri, 1960’lı yıllarda A.B.D.’de “mall” kavramını ilk kez ortaya atan mimar Victor Gruen ile kapalı ve entegre yeni bir forma kavuşmuştur. “Alışveriş merkezlerinin, değişik gelir gruplarına hitap eden konut alanları, sosyal, kültür  merkezleri, eğlence ve dinlenme yerleri ile beraber geliştiği durumlarda bu merkezlerin daha insancıl ve yaşayan mekanlar haline geldiği” fikrini savunan Gruen, (Ayhan,1995,21; Uffelen,2008,8) atrium ve arkadlarla alışveriş mekanlarının birbirine bağlandığı bu mekanların tasarım olgusunu şöyle açıklamıştır: “..iç mekan dükkanlarıyla fiziksel ve görsel karşıtlık yaratarak insanlara dışarda olma hissi verirken, iklimlendirme, mola verme, havuz, peyzaj ve heykellerden görsel tad alma eylemi asıl amaçtır” (Hornback’ten aktaran,Önbilgin vd,2002,23) Aynı yıllarda Batı Avrupa’da aynı hızla gelişme gösterememiş olan AVM hareketi, ancak 1970’lerde önce kent içinde daha sonra kent dışında yerleşim göstererek gelişmiştir (Alkibay,2007,29-30).

Tüketimin mekansal olarak organize olduğu AVM’leri, pazarlama karmasının ”yer” (place) bileşeninin somutlaşmış boyutu olup   tarih boyunca şekil değiştiren perakende satış noktaları entegrasyonunda son noktadır.Tüketim, zaman içinde nitelik bakımından değişen yapısına bağlı olarak, ihtiyaca dayalı akılcı alışverişten, kitlesel, simgesel, plansız, hedonik ve deneyimsel tüketimle; nicelik bakımından artan tüketim miktarına bağlı olarak büyüyen alışveriş mekanlarıyla açıklanabilir.

Günümüzde gündelik yaşamın örüntüsünü oluşturan havaaalanları, oteller, müzeler, alışveriş merkezleri ve hatta konut, tüketimin kendine özel mantığı içinde oluşturulmakta, bu mekanları kullanan insanlar ile mekan arasındaki ilişki de artık kullanıcı ve fayda ilişkisi temelinde değil, tüketici kavramı üzerinden oluşmaktadır. Hatta, Marc Auge’nin mekan  tipolojisi yorumlarıyla tanımladığı “yok-yer,yok-mekan” (non lieu) kavramları havaaalanı, market, AVM gibi mekanlar gibi bir amaca bağlı olarak ve belli talimatlarla orada bulunulan, kültürel pratiği olmayan, anı biriktirilmeyen mekanlardır” (Yırtıcı,2009,134). Üretilen ve tüketilen bir nesne olarak mekan, toplumsal göstergeler sisteminin ve tüketim kalıplarının bir parçası olarak hem edilgen olgu; hem de tüketim ilişkilerini doğrudan etkileyen, örgütleyen bir dizi dinamiği barındıran” (Yırtıcı,2002,9) etken bir olgudur. Dolayısıyla mimari ve tüketim arasında karşılıklı, tetikleyici ve dönüştürücü bir etkiden sözedilebilir.

Kent içi yerleşimlere bakıldığında alışveriş mekanları yapısal olarak  cadde üzerinde,  şehrin merkezinde çekiciliği olan dükkan ve mağazalar, trafiği yoğun arterlerde yapılanmış veya eklenmiş yapılar veya alışveriş merkezleri şeklinde ortaya çıkmıştır. Nüfus artışı ve kentleşme ile artan arazi bulma zorluğuna araç sahipliğinin artışı da eklenince alışveriş mekanları giderek kent dışına taşınmaya başlamıştır. 2000’li yıllarda standart alışveriş biçimleri başarısızlığına tepki olarak, yeni bir perakende biçimi kurmak için kapalı ve dış alanı birleştirme yoluyla hibrid merkezler ortaya çıkmıştır ve yeni kent formları ihtiyacı da dikkate alınarak terörist saldırılara karşı önlemler de tasarımlarda yer almaya başlamıştır. (Coleman, 2006,68)

Günümüzün tüketim mekanları, bugün kentsel ve kamusal alanların yerine geçen, açık ya da kapalı alanlarda yapılanmış, “kent içinde kent-kasaba-köy” konumunda olan ve geleceğin tüketim kalıplarının ve sosyal yaşamının zeminini oluşturan yapılardır.

İnsan davranışlarının bu mekanlar içinde yeni boyutlar kazandığı, sosyalleşme biçimlerinin değiştiği, alışveriş kültürünün yeniden boyutlandığı gözlenirken AVM ler çok yönlü araştırmalar için de verimli bir zemin oluşturmakta.

 

Yazının tamamı için

İZMİR, EXPO ve “SAĞLIK OLSUN”

1

27 Kasım’da hem İzmir’de hem de Türkiye’de nefesler tutuldu.Expo adaylığımız için tek yürek olunup şanslar dilendi.

Türkiye’nin Olimpiyatlar ve Expo için aday olma gücü ve iddiasını kendisinde görerek bu tür adaylıklara soyunması kuşkusuz bir özgüven göstergesi. Geçmiş yıllarda bu tür adaylıklara kalkışmak aklımızdan bile geçmezdi. İşin doğrusu korkardık da. Aday olabilme cesareti için tebrik edelim kendimizi.

Dünyanın en büyük tanıtım organizasyonlarından biri olarak kabul edilen EXPO,ülkelerin kendilerini ve kültürlerini anlatabildikleri uzun süreli bir sergi türü olarak 19. Yüzyıldan bu yana yapılagelen bir organizasyon. Spor dalları için olimpiyatlar ne ise, kültürel sunumlar, yenilikçi fikirler ve bir nevi uygarlık yarışı için de EXPO fuarları aynı anlama geliyor.

Sergileme,sergi, fuar  anlamına gelen “exposition” kelimesi, kırpılıp EXPO olarak anılırken; kapsamına bilim, teknoloji, gelecek biçimleme, vizyon, gibi kavramları alarak genişlemiş ve klasik olarak ürün ve markaların sergilendiği fuar kavramını geride bırakmıştır.

Ükelerin gövde gösterisi yaptığı bu organizasyonlar, ilk kez, 1851 yılında Sanayi Devrimine paralel olarak İngiltere’de düzenlenmiştir.

EXPO’lar, Olimpiyatlara gore alan ve süre bakımından daha kapsamlı olarak, en az 1500 dönüm arazi ve 6 ay süre gerektirdiğinden ,kurulduğu kente ve ülkeye büyük prestij, ekonomik yarar ve sosyal ve kültürel bir alışveriş  bağlamında katkı sağlamakla kalmayıp kentsel değişim, şehirleşme ve mimari açısından da önemli projeler kazandırmaktadır. Bu mimari düzenleme kentlere kalıcı yararlar da sağlamakta, kentin dokusu ve merkezi değişmektedir. Örneğin, Paris’te Eyfel Kulesi, Brüksel’de Atomium, Londra’da Kristal Palas Expo düzenlenmesi nedeniyle yapılmış tekil yapılardır.

EXPO’lar, 1928 yılından bu yana , “Bureau International des Expositions-Uluslararası Sergiler Bürosu  (BIE)” uluslararası kuruluş tarafından organize edilmekte. Beş yılda bir düzenlenen ve günümüze dek 55 kez kapılarını dünyaya açan Expo’ların, 56. ve 57.si için aday olan şehirler arasına adını yazdıran İzmir ve  dolayısıyla Türkiye de tarihteki yerini aldı.

Ancak maalesef, nefeslerin tutulduğu o gün coşkulu bir sevinç çığlığı atılamadı. Çünkü, Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) Genel Kurulu’nda yapılan oylamada BIE üyesi 167 ülke delegesinin katıldığı Paris’teki OECD binasındaki toplantıda yapılan oylamada Birleşik Arap Emirlikleri’nden Dubai 77, Rusya’dan Ekaterinburg 39, Türkiye’den İzmir 33, Brezilya’dan Sao Paulo 13 oy aldı.

Oysa İzmir adaylığı için “bu kez”, deneyimden söz edilerek, her olayda olduğu gibi “Türk gibi” başlamıştık. Heyecanla, iddiayla, yüksek motivasyonla. İzmir için  iyi niyetlerle, çok sayıda çalışma, ekip, proje,iletişim ve tanıtım etkinliği planlandı.Bu çalışmalar içim 70 trilyon TL ‘lik bütçer harcandı.

Neden başarısız olundu sorusunun ardından söylenecek çok şey olabilir. Zaten başlangıçta  da neden başarılı olabiliriz için çok sayıda neden sayabiliyorduk.

Bu nedenler arasında, hem İzmir’e özgü, hem ülkesel gündem ve sorunlar, Expo üzerinden siyaset yapılması, İzmir Valisi ve Belediye Başkanı’nın yeterince etkin olmasına engel olan şartlar (ilk akla gelenler arasında, İzmir Valisinin başka bir kente tayini, Belediye başkanının Başvuru mektubunu götürme arefesinde emniyet güçlerince belediyeye baskın yapılması; Paris sunumu öncesi aynı olayın tekrarlanması nedeniyle  Belediye Başkanının konuşma yapamadan İzmir’e dönmesi) ve kentte dev bayraklar dışında EXPO adına halka yansımış bir etkinliğin, sahiplenme ve bilincin yaşanmadığı algısı var.

2008 yılında 2015 Expo’suna aday olurken lanse edilen “Daha İyi Bir Dünya İçin Yeni Yollar ve Herkes İçin Sağlık “ ya da kısaca “herkes için sağlık” teması 2020 için de tekrarlandı. Ancak, Expo oylamasından 2 gün önce İzmir’de yaşanan sel baskını ile sayısız insanın maddi ve sağlık sorunu yaşadığı, salgın hastalık gündeminin oluştuğu  bir kentte, halkın kulaklarında  “herkes için sağlık” sloganı çınlamış olmalı.

Bir futbol maçı süresinde sele teslim olan bir kente Expo yerine kanalizasyon sistemi,ulaşım sistemi, kurtarma ve sağlık yatırımları yapılsa, yani keşke Expo bütçesiyle kente kalıcı projeler kazandırılsa, Expo olmadan da   “Daha İyi Bir İZMİR İçin Yeni Yollar ve İZMİRLİ İçin Sağlık “ diyebilsek, demek geliyor içimizden.

Şu anda dışımızdan söyleyebildiğimiz ise sadece, “sağlık olsun “.

 

ÇAĞDAŞ PAZARLAMA EĞİTİMİ

Çağdaş pazarlama eğitimi nasıl olmalıdır? Bu alanda eğitimin ihtiyaçları nelerdir? Nasıl saptanmalıdır? Nasıl uygulanmalıdır? Bu konuda kimlerin görüşü dikkate alınmalıdır?

Temel olarak sorulabilecek bu soruları çoğaltmak ve çeşitlendirmek ve hatta sorun sayısı kadar çözüm bulmak da mümkün olabilir.Ancak belki tüm sorun ve çözümler için çözüm yaklaşımı aramak ve üzerinde tartışmak  daha gerçekçi bir yöntem olacaktır.

Çağdaş pazarlama kavramı gibi, çağdaş pazarlama eğitimi kavramı da belki üzerinde tek bir tanımda buluşulamıyacak kadar kurumsal ve kişisel deneyimlere ve yeniliklere açık bir konumda bulunmaktadır. Ancak yine de öncelikle pazarlama eğitimini gerekli kılan koşullara bakarak  temel gereksinimleri ve nitelikleri belirlemek zor olmayacaktır.

Pazarlamayı gerekli kılan tüm koşullar, pazarlama eğitimini de gerekli kılan koşullardır.Bu çerçevede,

¨      Bilindiği gibi gelişen dünya ticareti karşısında pazarlara giriş giderek güçleşmekte ve daha donanımlı  ve bilinçli pazarlama uzmanlarına ihtiyaç duyulmaktadır.

¨      Ekonomik, teknolojik ve kültürel alışverişler sonunda, pazarlama teorilerinin uygulamadan etkilenmesi gibi, eğitimin de uygulama sorun ve güçlüklerinden yola çıkarak geliştirilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu durumda  öğretim veren kurumlar ile uygulamacılar arasında bir köprü kurulması gerektiği açıktır.

¨      Öte yandan firmaların istihdam politikalarına bakıldığında pazarlama  ve satış ile ilgili görevlere getirilen kişilerin çoğu kez çok ilgisiz eğitim alanlarından gelen kişilerle sağlandığı dikkat çekmektedir.Dolayısıyla doğru  ve verimli bir istihdam sağlayamayan firmaların yol açtığı yeni sorunlardan da söz etmek  doğru olacaktır.

Öğrenen örgütler kavramı çerçevesinde bakıldığında da –genel bir yaklaşım olarak-firmaların sürekli öğrenme kavramına çok yakın durmadıkları, eğitimi pahalı ve gereksiz buldukları  söylenebilir.Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde bu kanının yaygın olduğu da açıktır.(Tatlıdil-Candemir;1998;197)

¨      Ancak buna karşın pazarlama eğitimi veren kurumların eğitim ve öğretim planlarına bakıldığında genel olarak statik bir yapıyla karşılaşılmaktadır. Pazarlama uygulamalarını dünya ekonomisindeki gelişmelere endeksli bir seyir izlemesi, pazarlama eğitimi veren kurumların öncelikle kendi öğretim planlarına eleştirel gözle bakması, bunları uygulamayla birleştirerek geliştirmesini adeta zorunlu hale getirmektedir.

¨      Öte yandan pazarlama eğitimi alan kişilerin çalışma alanlarında karşılaştığı güçlükler ve ülkemiz için egemen olan toplumsal değer yargıları bu eğitime daha fazla önem verilmesini ve giderek toplumsal bir bilinç oluşturulması gerektiğini de düşündürmektedir.

¨      Mesleki imaj açısından ele alındığında pazarlamacılık henüz prestij sağlayan, gençlere tavsiye edilen gözde meslekler sıralamasında hakettiği yeri almamıştır.(Babacan,1997,41).Bu olguyu da dikkate alarak pazarlama eğitimini, toplumsal değer yargılarını da etkileyebilecek biçimde tasarlamak gereği doğmaktadır.

 

O halde pazarlama eğitiminin gerekleri ve önkoşulları belirlenmeye çalışılırsa şu faktörler  dikkati çekecektir:

¨      Gelişen ve değişen ekonomik, sosyal ve kültürel trendleri anlama, izleme ve değerlendirme
yeteneği ,

¨      Ülke ve dünya ekonomisi içindeki gelişmelere ayak uydurabilecek donanımda bilgi, beceri ve uyum nitelikleri kazandıran,

¨      Yeniliklere ve gelişmelere açık,

¨      Teknolojiyi pazarlama uygulamalarının gerektirdiği ölçüde takip edebilen,

¨      Kişisel beceri ve yaratıcılığı geliştiren,

¨      İnsan ilişkilerinde başarı sağlayan,

¨      Toplumsal / yerel  değer yargılarını olumlu yönde etkileyen bir eğitim için tasarlanmış öğretim planlarına ihtiyaç duyan bir eğitim.

 

Ülkemizde pazarlama eğitimi veren yükseköğretim kurumlari içinde, doğrudan ve sadece pazarlama eğitimi veren eğitim kurumları meslek yüksekokulu düzeyinde bulunmaktadır.Bilindiği gibi fakülte düzeyinde pazarlama eğitimi almak için  iktisadi idari bilimler fakültelerinin işletme bölümleri veya işletme fakültelerinde verilen ve sayıları beş civarında bulunan pazarlama derslerinden yararlanmak mümkündür. Eğtim  amaçları açısından bakıldığında daha çok mesleki bilgi ve beceri kazandırmaya yönelik olan meslek yüksekokulların da fakülte ders programlarını örnek alan teorik dersleri fazlasıyla benimsediği, fakültelerde ise daha çok yönetsel  karar verme çerçevesinde  aktarılan pazarlama bilgilerinin öne çıktığı bilinmektedir.

YENİLİK PAZARLAMASI ve TEKNOPARKLAR

images (1)

İlk teknopark 1952 yılında ABD’nde Kuzey California’da kurulan Stanford Research Park’dır. Bunu 1959’da Kuzey Carolina’da kurulan Research Triangle Park izlemiştir. Teknoparkların kurulduğu ikinci ülke, 1972’de Edinburgh’da Heriot-Watt Üniversitesi Teknoparkı ve Cambridge Teknoparkı’yla İngiltere’dir. Ülkemizde de Ankara, İstanbul, İzmir ve Eskişehir’de ilk örneklerini vererek ilgili kesimlere hitap eden teknoloji geliştirme merkezleri ilk ürünlerini son on yıl içinde pazara sunma başarısı göstermiştir.

Bu doğrultuda çalışan birçok kuruluş farklı fakat eşanlamlı terimler kullanmaktadır. Teknopark, teknoloji parkı, araştırma parkı, ileri teknoloji merkezi, bilim merkezi, teknopol, teknopolis, teknokent, bilim parkı gibi terimler-büyüklük ve amaçlarına göre ayrımlara sahip olmakla birlikte- birbirinin yerine kullanılan terimlerdir. Teknoparklar, uygulandığı  ülkenin   özel  koşullarına  göre, kalkınma  ya da  büyüme  amacıyla  bütünleşmiş, katma değer yaratıcı nitelikte yeni   veya ileri teknolojilerin üretimi, uyarlanması veya geliştirilmesi için, girişimcilere  belli koşullar  altında  ve  üniversitelerin  bilimsel   ve  teknik  olanaklarıyla ,devletin  düzenleyici  rolü  çerçevesinde  teknik ve yönetsel yönden destek sağlayan ORGANİZE   ARAŞTIRMA MERKEZLERİ  olup üniversite-endüstri ilişkilerinin somut işbirliğine dönüşmesinde arabuluculuk  görevini  de üstlenen kuruluşlardır (Babacan,1995,13).

Teknoparklar, teknoloji bağlantılı sanayi kollarının bulundukları yerlerde güçlendirilmeleri, yeni bölgelerde sanayinin gelişiminin desteklenmesi, yenilikçi çalışmaların gerçekleştirilmesi, eğitim ve daha etkin çalışma koşulları ile verimliliğin artırılması ve uluslararası alanda rekabet gücünün yükseltilmesi amacıyla kurulmaktadır. Genel kanıya göre, yenilik ve buluş geliştirmek yüksek riskli bir iş olup risk sermayesi kullanımı, teknik donanım ve uzmanlığı gerektirmektedir.Bu sistemin en önemli bileşeni girişimci, insandır. Bu yenilikle işlemeye başlayan süreç, aile ya da çekirdek sermaye ile bir fırsata dönüşme olanağı yakalar. Girişimci bu noktada, özellikle de kısa vadeli bir strateji belirleyerek, küçük ölçekli şirketleşmeye gider ve ortaya çıkan rekabet gücü yüksek, yeni ürün pazara sunularak girdi sağlanır. Teknoparklar, bu süreç içerisindeki bileşenlerin bir araya getirilmesinde ve özellikle firmasının kuruluş döneminde, girişimciye destek vererek, fikirlerin önce prototip sonra ürün haline gelmesini ve pazarlanamısını sağlayan köprü işletmelerdir.

YENİLİK PAZARLAMASINDA TEKNOPARKLARIN BAŞARI  ŞANSI

Yukarıda bazı örneklerine yer verilen projelerin çoğunlukla tasarım, yazılım, otomasyon ve yazılım destekli endüstriyel ürünler üzerinde  yoğunlaştığı dikkati çekmektedir.Bu projelerle elde edilecek yeniliklerin teknik ve uygulamaya yönelik yenilikler olduğu görülmektedir.  Her projenin bir firmaya dönüşme şansı olduğu varsayıldığında, yenilik fikrinin ürüne dönüşmesi kadar,   parlanmasının da nekadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. Bugüne  kadar  pazarlanabilmiş olan projeler içinde büyük firmalar tarafından satın alınanlar olduğu gibi, girişimci firmalar tarafından üretilerek piyasaya sunulan ürünler de bulunmaktadır.Tüm projeler için başarı oranlarını şu an için  net olarak saptamak kolay olmasa da (çoğunda halen devam ettiği için) ortalama olarak genel başarının % 70’i bulması ve  başarısızlık oranının en aza indirgenmesi arzu edilmektedir.

Makro açıdan düşünüldüğünde, önemli olan, sadece işletmeler bazında yeniliklerin pazarlanması değil bölge ve ülke çapında da rekabet yeteneği sağlamak ve arttırmak için teknoparklardan yararlanma ve onu bir araç olarak görme mantığını kurmaktır. Yeniliklerin üretimi ve pazarlanması konusunda teknoparkların tanınması ve değerlendirilmesi, işletmelerimiz ve  ülkemiz  açısından yeni ufuklar açacak niteliktedir.