Veri Madenciliği ve Bilimsel Araştırma Süreci

Bugün sıklıkla duymaya başladığımız veri madenciliği ifadesi, genel itibariyle veri setlerinden anlamlı ve kullanışlı bilgiler elde etme süreci olarak tanımlanabilir. Bilgi teknolojileri ile küçülen dünyada, organizasyonlar veya bireyler için veri toplamak, yavaş yavaş önemli bir problem olmaktan çıkmakta ve esas problem toplanan verilerin depolanması ve analiz edilmesine evrilmektedir. Her bir alışveriş, attığımız her bir elektronik posta, hatta bastığımız her bir klavye tuşu ile büyük veri setlerinin oluşumuna bir katkı da biz sağlamaktayız. İşte oluşan bu veri yığınlarının analizi veri madenciliği araç ve teknikleri ile mümkün olmaktadır. Veri madenciliği araçlarının ve tekniklerinin yetenekleri; öngörüleme, sınıflama, tahmin etme, tanımlama, kümeleme ve veriler arası örüntüler yakalama olarak kabaca sıralanabilir. Bu yeteneklerin bazıları mevcut durumu ortaya koyan “Ne?” sorusuna cevap ararken, bazıları ise geleceğe yönelik açıklamalarda bulunmak için “Ne olacak” sorusuna yanıt aramaktadır. “Büyük veri” ve “veri madenciliği” kavramlarının tanımlamalarını ve bu kavramların günümüzde geldiği nokta ve içerdikleri anlamları bir başka yazıya bırakıp bu yazıda veri madenciliğinin bilimsel araştırma sürecine etkisi üzerinde durmak istiyorum.

Bir bilimsel araştırma süreci döngüsü, araştırmacının bir sorun hissetmesi ile başlayan ve sorununa bir çözüm getirmesi (veya getirememesi) ile biten döngüsel bir süreçtir. Bu süreç dahilinde araştırmacı kabaca; sorununu bir bilimsel araştırma problemi haline dönüştürür, araştırma hipotezleri kurar, veriler toplar, hipotezlerini sınamak için analizler yapar.

Veri madenciliği tekniklerini temel istatistiksel tekniklerden ayıran özeliklerden birisi de veri madenciliğinin veri kümeleri içerisinde bulunan gizli bilgileri ortaya çıkarmaya yönelik olmasıdır. Geleneksel istatistiksel metotlarla veri kümelerinden beklenmeyen bilgi çıkarımı mümkündür ancak veri madenciliği direk olarak veri kümesi içerisinde gizli ilişki, örüntü, birliktelikleri ortaya çıkarmaya yöneliktir. Bu haliyle bir veri madencisinin, bilimsel araştırma süreci klasik bir biçimde -bir sorun hissetmesi ile- başlamayabilir.  Onun için sorunun kendi zaten yığın halinde ortada duran büyük veri kümeleridir. Araştırma başında kurulacak hipotezlerde bazen anlamını yitirebilir (Tabi çok genel hipotez cümlelerinden bahsetmiyorum). Zira veri kümesi içinde gizli bilgileri ortaya çıkarmaya yönelik bir araştırmada bulunan sonuçlar daha önce hissedilmemiş ve dolayısıyla araştırma problemine dönüştürülememiş ve hipotez cümleleri oluşturulamamış bilgilerdir.

Sonuç olarak; veri madenciliği enstrümanlarının klasik araştırma süreci ezberini bozduğunu söylemek çok da yanlış olmaz.

NOT: Yazının başında kullanılan resim;  www.brainlesstales.com sitesinden alınmıştır. Orjinal resim için tıklayınız

Ta Kendisidir

Geçmiş yıllarda ilkel formları ile hayatımıza giren sosyal medya araçları, akıllı telefonların hayatımıza girişi ile kişilerin yaşadıklarını, duygu ve düşüncelerini eş zamanlı paylaşmalarına imkân sağlayarak, bugün bulundukları güçlü konuma ulaştılar ve güçlenmeye devam ediyorlar. Sosyal medyanın yalnızca insanların sosyalleştikleri bir mecra olmaktan öte, organizasyonlar için pazarlama, tanıtım, koordinasyon, yönetim vb. faaliyetleri yapabilecekleri bir alan olduğu açıktır. Bunların yanı sıra, sosyal medyanın siyasi olaylarda görüldüğü gibi -klasik medyanın kriz zamanlarında çoğu zaman tekelleşen yapısına ters bir biçimde- çok sesli ve çok merkezli bir haber alma ve haberleşme kanalı olarak da kullanıldığını görmekteyiz.

Sosyal medya araçları içerisinden, twitter için ayrı bir parantez açmak gerekiyor diye düşünüyorum. Toplam kullanıcı sayısı 500 milyonu geçen ve aylık aktif kullanıcı sayısı 241 milyona ulaşan Twitter’ın, kurulduğu günden bu yana doğru stratejilerle hem Türkiye’deki hem de dünyadaki gelişimi, takdire değer.

Günümüzde, sosyal medya araçları ticari faaliyetler açısından da büyük önem taşımakta. İngiltere ve İrlanda’da faaliyet gösteren 100 küçük ve orta ölçekli şirketin katılımıyla yapılan  bir araştırmanın sonuçlarına göre; şirketlerin %72’si pazarlama konusunda Twitter’ın kendileri için önemli olduğunu belirtiyorlar. Şirketlerin %56’lık bir bölümü ise Twitter’ın kendi sitelerine trafik sağladığını belirtiyor. Yine, şirketlerin %69’luk bölümü Twitter’ı yararlı bir iş aracı olduğunu düşünmekte. Araştırmaya katılan firmaların yüzde 83’lük bir bölümü de Twitter kullanmayan küçük ve orta ölçekli şirketlerin bu platformu kullanmaları gerektiğini düşünüyor.

“Twitter” kelimesinin son olarak Oxford sözlüğünde bugün kullandığımız anlamı ile kendine yer bulmuş olması da bir başka ilginç konu. Nesi ilginç derseniz, Oxford sözlük kurallarına göre bir kelimenin sözlükte yer alabilmesi için en az 10 yıldır kullanılıyor olduğunun belirlenmesi gerekmekte. Ancak, Twitter ’ın kuruluş tarihi 2006, yani twitter kelimesi henüz 7 senedir bugün kullandığımız anlamı ile kullanılıyor. Yani, Oxford twitter kelimesi için bu kuralını delmiş oldu.

Ayrıca, son zamanlarda Türkiye’de ve dünyadaki toplumsal olaylarda sosyal medya araçlarının ve özellikle Twitter’ın yoğun bir haberleşme ve bilgilendirme aracı olarak kullanılması, Twitter’ın Türkiye’de yasak olduğu günlerde cumhurbaşkanının tweet atması, bütün üniversitelerde bütünleme sistemine geçileceği bilgisinin, yetkililer tarafından ilk önce twitter aracılığı ile duyurulması aklıma ilk gelen dikkati çeken hususlardan.

Gündelik paylaşımların yapıldığı, ticari faaliyetlerin yürütüldüğü, haber alma ve verme mecrası olarak kullanılan, köklü kurumların kurallarını değiştirebilen, üzerine uzun uzun konuşabileceğimiz birçok alana etkisi olan, sosyal medya gerçeği; her enstrümanı ve her yeniliği ile üzerine dikkatlice düşünmeye değer bir konu olarak önümüzde duruyor. Marshall McLuhan ‘ın “Medya, mesajın kendisidir” mottosunun yanına sosyal medya için yeni bir şeyler söylenmesi şart. Buyurun boşluğu siz doldurun; “Sosyal medya, mesajın …………..”

 

Kaynakça:
http://www.oxforddictionaries.com/definition/english/twitter

http://www.bizreport.com/2014/02/83-of-businesses-recommend-use-of-twitter-as-marketing-tool.html

Resim: http://diyalog.biz/sosyal-medya/sosyal-medyanin-tercih-edilmesi.html

Türkiye’de Antik Kentler ve Müzeler Üzerine

Tam zamanını hatırlamamakla beraber birkaç sene önce, bazı ülkelerin ortaklaşa imzaladıkları, tarihi eserlerin çıkarıldıkları yerlere iadesi anlaşmasına Türkiye ’nin de katılması söz konusu idi. Aslında tarih ve kültür severlerin hep içlerinde uhde olarak kalan demiryolu uğruna Almanya’ya verilen eserlerin yer aldığı Pergamon Museum (Bergama Müzesi) ve İngiltere’ye verilen eserlerin yer aldığı British Muesum (İçerisinde Efes Antik Kenti ile ilgili bir bölüm yer almakta) müzesi düşünüldüğünde oldukça makul bir anlaşma gibi görülse de; yalnızca İstanbul’daki müzelerde yer alan eserler düşünüldüğünde bile, bu anlaşmadan bir takım aklı selim insanlar sayesinde iyiki de vazgeçtik diyebilirim. (Hali hazırda, eserlerin çıkarıldıkları zamanki ülke sınırları vb. başka problemler düşünüldüğünde oldukça sorunlu bir anlaşma olduğu da zaten açık)

Henüz görmediğim bu müzelere gidenlerin anlatımları her zaman bende de ne yapıp edip buradaki eserlerin ülkeye kazandırılması fikrini uyandırsa da, sanırım son zamanlardaki fikrim dünya mirasi olarak nitelendirilebiliecek bu eserlerin daha iyi koruyabilecek ve gerektiği önemi verecek olan ülkelerde kalması yönünde…

Fikrimin bu yönde değişmesini sağlayan birkaç haberi paylaşmam gerekirse;

*İzmir’de Kemalpaşada yeralan MS. 4 ve 7. Yüzyıl arasına tarihlenen ve Batı’nın Zeugması olarak adlandırılan  arkeolojik alandaki mozaiklerin, o alanı bir marketler zincirinin depo olarak kullanmak istemesi nedeni ile taşınmasına karar verilmesi ve sonrasındaki tartışmalar; Haber için tıklayınız

* İstanbul’da Hitit İzlerine rastlanan Bathonea Antik kentinin bulunduğu bölgeye Toki’nin konut yapmak için başvurması; Haber için tıklayınız

*Tarihi Bizans Sarayının otel yapılmak adına yıkılması; Haber için tıklayınız

* Antalya Kemer ilçesindeki tarihi antik kent Phaselis sınırları içerisine yapılmak istenen otel; Haber için tıklayınız

Bu haberler uzatılabilir, bu birkaç haber bile keyifleri kaçırmaya yetiyor.

Türkiye’deki antik kent ve müzelere ilişkin birkaç istatistiğe göz atalım. Türkiye’de Kültür Bakanlığı’na bağlı 350’den fazla müze, 92 özel müze, 1024 özel koleksiyon bulunmaktadır. Buna ek olarak; Marmara bölgesinde 20, Karadeniz bölgesinde 16, İç Anadolu bölgesinde 18,Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 20, Ege bölgesinde 65, Doğu Anadolu bölgesinde 6 ve Akdeniz bölgesinde 54 adet antik kent bulunmakta ve hali hazırda bir çok antik kentte gün yüzüne çıkmayı beklemektedir.

Türkiye’deki müze ve ören yerleri ziyaretçilerinin %70 ‘ini yabancı turistler oluşturmaktadır. Müze ve ören yerleri ziyaretçilerinin %50 si Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul’daki müzeleri tercih etmektedirler. İstanbul  ile diğer metropol kentlere ilişkin bir karşılaştırma tablosu ise aşağıdaki gibidir.

 

adsız

 

Tablodan açıkça dünyanın önemli metropolleri ile İstanbul arasındaki, tarihi kalıntı sayısı ile müze sayıları arasındaki dengesizliği görmeniz mümkün. Ayrıca, kentlerin  en çok ziyaret edilen 5 müzelerine ilişkin sayılar 2013 yılında, İstanbul için 7 milyon ziyaretçi, Londra’da 25,3 milyon, Paris’te 23,4 milyon Berlin’de 4,7 milyon ve New York’ta 15,4 Milyon ziyaretçi şeklinde gerçekleşmiş.
Ülke ortalaması olarak, ihtiyaçlar hiyerarşisinin 1 ve 2. basamakları arası bir yerde seyrederken vatandaşlardan ve yetkililerden bu tip tarihi yer, müze vb.lerine önem vermelerini beklemek ne derece akıllıca diye sorabilirsiniz. Ancak, bu işin sadece entelektüel bir zevk ve turistik bir faaliyet olmaktan öte ekonomik ve sosyal boyutlarını da düşünmek gerekiyor kanısındayım. Öncelikle bu topraklarda yer almış herhangi bir medeniyete ait bir mirası gezmek, hakkında bilgi sahibi olmak, sosyal anlamda farklılıklara olan bakış açımızı değiştirecek nitelikte bir deneyim. Bilgi ve farkındalık sosyal olarak bizi birbirimize yakınlaştıran yegane unsurlar arasında. Ayrıca, işin ekonomik  boyutunu da unutmamak lazım, Türsab’ın  2013 yılında 19.2 milyon müze ziyaretçisinden toplam 263 milyon 333 bin TL gelir elde ettiğini düşünüdüğümüzde işin ekonomik boyutunun ne kadar çarpıcı olduğu ortaya çıkıyor (ki eleştirdiğimiz politikalara rağmen böyle bir gelir söz konusu). Ayrıca, herhangi bir müze ve ören yerinin çevresinde bulunan halkın antik kent ve müzeye ilişkin çalışmalardan ekonomik katkılar sağlayabilecekleri de oldukça açık (Konuyla ilgili sadece bir örnek; tıklayınız

Müze ve ören yerlerine yapılacak olan yatırımlar ile hem yerel halkın hem de ülke turizminin kalkındırılmasının oldukça önemli olduğu açıktır. Türkiye, tarihi ve arkeolojik anlamda da yer altı ve yer üstü kaynakları ile bakir olarak beklemekte, klasik tabir ile bacasız sanayiye, otel yaparak değil antik kentleri ve müzeleri yaşatarak katkıda bulunmaya başlamalıyız diye düşünüyorum.

NOT: Yazı içerisinde bahsettiğim Phaselis Antik kenti ile ilgili mücadeleye destek olmak ve konudan haberdar olmak için:  Facebook Phaselis İnsiyatifi

https://www.facebook.com/phaselisinisiyatifi?ref=stream

NOT2: Şimdilik uzaktan izlemenin daha iyi olacağını düşündüğüm Pergamon Museum ve British Museum içesindeki Efes bölümden eser ve bilgiler:
http://www.smb.museum/en/museums-and-institutions/pergamonmuseum/home.html

http://www.ephesus.us/ephesus/ephesus-in-british-museum.htm

 

Kaynakça:


http://www.worldcitiescultureforum.com/data

http://tr.wikipedia.org/wiki/Türkiye’deki_antik_kentler_listesi

http://www.kulturvarliklari.gov.tr/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF0D262A49C727F2325A19570EB48D9460

http://tr.wikipedia.org/wiki/T%FCrkiye’deki_m%FCzeler_listesi

http://kokpit.aero/turkiyenin-muze-raporu

Altı Üstü Bir Poşet

2013 yılında biri Gürcistan’a diğeri Romanya’ya yaptığım iki kısa süreli ve akademik amaçlı seyahatlerde dikkatimi çeken şeylerden biri de marketlerde alışveriş poşetlerinin ücretli olması idi. Doğrusu üzerine çok düşünmeden biraz yukarıdan baktım bu uygulamaya; öyle ya altı üstü bir poşetti ve nasıl paralı olabilirdi? (Bir de sanırım eskiden bizim! sınırlarımıza dahil olan bu topraklara küçümser bir bakıştı bu). Ancak bu peşin yargım sonrası, bu konu üzerine yeteri kadar düşünmediğimi ve bilgi sahibi olmadığımı fark ettim. Sonrasında dahil olduğum sürdürülebilir tüketim davranışları üzerine bir çalışma ile bu konuya ilgim daha da arttı. Sahi kaçımız tüketim davranışlarımız üzerine yeteri kadar düşünüyorduk ki? En basiti, alışverişlerde naylon poşet alırken bir poşet yetecek iken, aldığımız poşetin yırtılma olasılığına karşı ya da daha sonra çöp poşeti olarak değerlendirme amacıyla kaçımız ikinci bir poşeti almıyoruz ki? Ne de olsa altı üstü bir poşet, öyle değil mi? Altı üstü bir poşet ile ilgili birkaç bilgi vermek gerekirse;
*Naylon poşetler, ücretsiz ve kullanışlı olduğu için çok tüketilir ve çöplerle beraber doğaya atılır.

*Ortalama 15 dakika kullandığımız bir naylon poşetin doğada tümüyle yok olması için 1000 yıl gerekir.
*Naylon poşetlerin sadece %1’i geri dönüştürülür,%99’u doğada kalır.

*Naylon poşetler doğada bozulmaya başladıklarında çevreye zararlı kimyasal maddeler yayar ve bu maddeler toprağa, suya karışarak besin zincirimizi yavaş yavaş kirletir. (Naylon poşetler petrol türevi olan polietilenden üretilir).

*Denizleri,gölleri,nehirleri kirletir, kanalizasyonları tıkar.

*Doğaya atılan naylon poşetler nedeniyle yunus, fok, balina,deniz kaplumbağaları gibi hayvanlar denize atılan poşetleri yiyecek sanıp yerler. bu da onların sindirim sistemlerinde bozulmalara yol açarak ölmelerine neden olur.

*Naylon posetler şeffaf oldukları için, tıpkı bır sera gibi ısıyı emerek orman yangınlarına neden olur.

*Naylon poşetler dokundukları gıdaların vitaminlerini yok ederler.

*Çöplerin % 90’ı naylon ve plastik atıklardan oluşur.

 

İstatistiklere göre dünyada yılda 1 trilyona yakın plastik poşet kullanılmakta ve bu sayının %40’a yakını ABD’de kullanılmaktadır. ABD getirdiği vergilerle bu kullanıma kısıtlar getirmeye çalışmaktadır. Hindistan, Meksika, Bangladeş gibi ülkelerde naylon poşet kullanımı tamamen yasak. İngiltere’nin bazı, Avustralya’nın bir çok kentinde de naylon poşet kullanımı yasaklanmış durumda. Çin’de naylon poşetler paralı olarak satılmaktadır. Avrupa’nın bir çok ülkesinde naylon poşet kullanımı yüksek vergilerle engellenmeye çalışılmaktadır. Ayrıca, yine bir çok Avrupa ülkesinde alış veriş merkezlerinde naylon poşetler para ile satılmaktadır.

 

Türkiye de bu konuda hiç de masum değil; istatistiklere göre Türkiye’de bir kişi yılda ortalama 500 adet naylon poşet tüketmektedir. Bir naylon poşetin doğaya verdiği zarar ve geri dönüşümü düşünüldüğünde bu sayının oldukça fazla olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım. Ayrıca, Türkiye’de alışveriş merkezlerinin çoğunda naylon poşet tüketimi konusunda herhangi bir kısıtlama yok. Şubat 2013 tarihli bir çok gazete haberine göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı konu ile ilgili yaptığı açıklamada, artık naylon poşetlerin para ile satılacağını belirtmiş. Ancak –en azından benim gördüğüm kadarıyla- bu söylem eyleme dönüşmemiş durumda. Yine de benim tespit ettiğim örnek uygulamalar da yok değil; Dikili de 2010, Bozcaada ve Kadıköy’de 2011 yılından beri naylon poşet kullanımı yasaklanmış durumdaymış. Ne derece yasağa uyulduğunu bilmiyorum ama yine de örnek uygulamalar olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ayrıca; Bursa Nilüfer Belediyesinin bu konuyu bir projeye dönüştürmüş olduğunu öğrendim. Bunun yanısıra bir çok firmanın doğada çözülebilir poşet kullanımı konusunda çalışmaları olduğunu biliyorum. Bu konuya hassasiyet gösteren bundan daha fazla kurum ve kuruluş olduğundan eminim ama yine de Türkiye’de hem bireysel hem kurumsal anlamda bu bilincin yeteri kadar yerleşmediğini düşünüyorum.

Bunlar ışığında, Türkiye’de yerel uygulamalar ile beraber, naylon poşet ve plastik kullanımını azaltıcı uygulamaların ülke çapında, belki bir yasa ile desteklenerek yaygınlaşması gerektiği inancındayım. İlk etapta, naylon poşetlere koyulan vergilerle veya sembolik de olsa konulacak ücretlerle insanlara bu konuda bir davranış alışkanlığı kazandırılabilir.

Altı üstü 1 poşet demek yerine, 1 poşet az kullanarak petrol tüketimindeki azalma ile ekonomiye, atık ve çöp miktarındaki azalma ile çevreye ve canlılığa yapacağımız katkıyı düşünmeliyiz kanısındayım.

 

Kaynaklar ve Konu ile  İlgili Linkler: 

http://www.reuseit.com/

http://news.nationalgeographic.com/news/2003/09/0902_030902_plasticbags.html

http://www.beztorbakullananlar.com/

http://www.ntvmsnbc.com/id/25213223/

http://www.torbanidegistirgeleceginidegistir.com/.

http://www.radikal.com.tr/cevre/dikilide_naylon_ve_plastik_poset_yasagi-1022887

http://www.on5yirmi5.com/haber/yasam/dogal-yasam/15648/naylon-poset-kullanmak-yasak.html

Geliyor Türkiye‘nin Altınordu’su

Bugünlerde İzmir’de Türkiye’deki yerleşik spor anlayışının haricinde bir şeyler olduğunu görüyoruz. Onlar, Karşıyaka basketbol takımı, EuroChallenge kupasında final müsabakası oynarken, aynı şehir takımları arasındaki rekabet şöyle dursun Karşıyaka çarşıda başarı dilekleri içeren bir pankart açtılar. Arkas voleybol takımı, şampiyonluğa ilerlerken tribünden destek oldular. Bu sene ligde oynadıkları maçlarda rakip takımı sonuç ne olursa olsun alkışlarla uğurladılar. Bu sezon hafızalarda kalan daha sayısız güzel işe imza attılar. Cumhuriyet ile yaşıt olan ancak şu sıralar; taraftarı, yönetimi ve çalışanları ile yeni bir oluşum içerisindeki Altınordu’dan bahsediyoruz.

Türkiye’nin hızlı değişen spor gündemi içerisinde bu sene lig henüz bitmeden 3.lig 3. grupta rekor puan ile üst lige çıkmayı garantileyen Altınordu’ya ayrı bir başlık açılması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de liglerin bitimine kısa bir süre kala, tüm liglerde en çok puan toplayan, en çok golü atan, en az golü yiyen takım olarak adından söz ettirdi.

Başarının sırrı, ekip çalışmasına bağlı, profesyonel ve bilimsel yönetim anlayışında gizli denir. Demek kolaydır ama bu sırrı uygulayan azdır. Altınordu, temel anlamda daha önce Bucaspor ’da büyük başarı yakalayan Seyit Mehmet Özkan önderliğinde profesyonel bir ekip kurdu. Hatta kulüp bugün süper ligdeki birçok takımdan daha kurumsal bir yapı ile yönetiliyor. Ve belirttiğim bu sırrı gayet güzel uyguluyorlar. Kulübün; kaynakları, araçları, hedefleri, organizasyon şeması oldukça şeffaf, herhangi bir Altınordu taraftarı ya da ilgili bir futbolseverin tek yapması gereken internet sitelerine bir göz atmak…

Organizasyon dâhilindeki herkes Altınordu’nun bir öz kaynak projesi olduğuna dikkat çekiyor. Türkiye sporunun kanayan yarısı altyapı konusuna da oldukça önem veriliyor. Yenilenen yönetim müthiş bir altyapı hamlesi yaptı. Sloganları; “İyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu”… Amaçlarını; önce iyi bir birey, sonra topluma yararlı bir vatandaş ve en sonunda iyi bir futbolcu yaratmak, olarak belirlemişler. Daha önce ülke futboluna Salih gibi bir yeteneği hediye eden oluşum yeni Salihler için kollarını sıvamış durumdalar. Türk sporunun önemli yazarlarından Uğur Meleke, son yazısında altyapı konusunda Shakhtar Donetsk kulübünü örnek veriyor. Dünyanın en zengin 47’nci adamı, 15 milyar dolarlık Rinat Ahmedov’un 9 yıldır birlikte çalıştığı menajeri Mircea Lucescu’nun Donetsk ekibinde sattığı oyunculardan sağladığı gelirin, transfer ettiği oyunculara yaptığı harcamanın çok üstünde oluşuna dikkat çekiyor. Seyit Mehmet Özkan, bir Ahmedov olur mu bilinmez, ancak bu zamana kadar yapılanlar ve başkanın altyapıya gösterdiği önem kulübün doğru yolda olduğunu gösteriyor.

Altınordu içerisinde parantez açılması gereken bir başka güzel oluşum ise Alfa, açılımı Altınordu Fikir Atölyesi. Belki de Türkiye’ de ilk defa farklı sektörlerden tamamen gönüllü bireyler tarafından oluşturulmuş, spor kulubü için fikir üreten bir oluşum. Altınordu’nun efsane milli futbolcusu Hikmet Orhunbilge’nin oğlu Barış Orhunbilge önderliğinde belirli aralıklarla bir araya gelip Altınordu için fikir üretiyorlar. Altınordu ’ya katkı vermek isteyen herkese de kapılarının açık olduğunu belirtiyorlar.

Yönetim hedefi 2020’de süper lige çıkmak olarak belirlemiş. Ben ise; ruhları amatör fakat işleri profesyonel olan çalışanları, iyi organizasyon yapısı, Alfa’sı ve örnek taraftarları sayesinde İzmir halkı 2020 den çok daha önce bu kulübü süper ligde görecektir inancındayım.

İsveç ‘te Çöp Bitti!

Geri dönüşüm, güneş enerjisi ve daha birçok sürdürülebilir uygulamada tüm ülkelerin başını çeken İsveç, şaka gibi bir sorunla karşı karşıya. Elektrik ve ısınma ihtiyaçlarının büyük kısmını çöplerden elde eden ülkede çöp bitti.

250.000’in üzerinde evin elektrik ve ısınma ihtiyacını çöplerin yakıt olarak kullanılmasından sağlayan İsveç hükümeti, ülkede üretilen çöpten daha büyük kapasiteli çöp dönüştürme tesisine sahip. Eurostat’ın verilerine göre İsveç’te bulunan evlerden çıkan çöplerin sadece %1’i çöplüklerde kalıyor. Bu oran, diğer Avrupa ülkelerinde %38 dolaylarındadır. Geri kalan kısım ya geri dönüşüme uğruyor ya da gübre olarak kullanılıyor. İsveç’teki güç santrallerinin büyük bir kısmı çöpleri yakıt olarak kullanıyor. Ancak ülkede çöplerin tükeniyor olması, daha doğrusu yeterince çöp üretilemiyor olması, İsveç’i zora sokuyor.

Bu durum da İsveç’i komşusu Norveç’ten çöp ithal etmek durumunda bıraktı. Aslında bu yeni bir olay değil. İsveç bir süredir Avrupa’dan, özellikle de Norveç’ten yılda yaklaşık 800.000 ila 850.000 ton çöp ithal etmekteydi. Bu çöplerin büyük bir kısmı komşusu Norveç’ten geliyor. Hem de İsveç, bu ithalattan para da kazanıyor, çünkü Avrupa Standartları dahilinde çöplerinden kurtulmak isteyen Avrupa ülkeleri, İsveç’in çöplerini alması için para ödemekten çekinmiyor!

9.5 milyon nüfuslu ülkede çıkan atıkların yalnızca %4’ü geri dönüşmez durumda. Vatandaşların geri dönüşüm konusunda bu denli duyarlı olması da İsveç’in yakıt olarak kullanabileceği çöpün tükenmesindeki ve komşu ülkelerin çöpünü geri dönüştürür hale gelmesindeki ana etken.

 

Mevcut senaryoda Norveç, İsveç’e fazla çöplerini yok etmesi için para ödüyor. İsveç de üzerine para alarak elde ettiği bu çöpleri geri dönüştürerek vatandaşlarına elektrik ve ısınma sunuyor. Çöplerin yanmasından çıkan ısı, binaların ısınması ve elektrik üretiminde kullanılabiliyor. Üstelik, sanılanın aksine, gelişen teknoloji yardımıyla çöplerden çıkan gazlardan etkili bir biçimde kurtulmaları mümkün oluyor. Hatta İsveç, bu zararlı gazları önlemek konusunda öylesine başarılı ki, gaz salımları konusunda en düşük düzeylere sahip ülkeler arasında bulunuyor. Yani İsveç, hiçbir çevre kirliliğine neden olmaksızın hem elektrik ve ısınmayı bedavaya getiriyor, hem de çöplerden kurtulmayı başarıyor; bir de üzerine para kazanıyor.

İsveç’in bir sonraki planı ise Norveç’tense Balkan ülkelerine yönelmek. Çünkü İtalya, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye gibi geri dönüşüm altyapısı olmayan ülkelerin çöplükleri Norveç’ten çok daha dolu. Üstelik İsveç, bu ülkelerden çöp satın alarak onların kirletilmiş alanlarını azaltmayı hedefliyor.

Geri dönüşümü marifet olarak görmeyen herkese cevaben İsveç’in bu müthiş başarısını kutlamamız gerekiyor. Bu arada, çöp ithal eden tek ülkenin İsveç olmadığının da altını çizmek gerekiyor: Almanya, Belçika ve Hollanda da aynı yöntemi izliyor. Ancak İsveç, “çöp tüketimi” konusunda lider durumda.

http://evrimagaci.org/fotograf/58/3569/

 Yazıyı Aktarının Notu: Evrim Ağacı; kurulduğu günden beri sosyal medyada ve kendilerine ait sitede takip ettiğim bir oluşum, kısaca amaçlarının, “bilimsel düşüncenin ve gerçeklerin halka anlaşılır bir şekilde ulaşmasını sağlamak” olduğunu belirtiyorlar. ODTÜ bünyesinde ve temelde evrim konulu bir grup olarak faaliyetlerine başlayan Evrim Ağacı ekibi konu çerçevesinin yanı sıra, takipçi ve yazar sayısını da günden güne arttırıyor. Amaçları bilgiye ulaşmak olan ekibin yazılarına ulaşma oldukça kolay; “evrimagacı.org” adresine tıklamanız yeterli. 

Amerika – Çek Cumhuriyeti Savaşı

15 Nisan 2013 Pazartesi günü yaşanan 2 (bazı kaynaklara göre 3) kişinin ölümü ve 150’den fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan saldırı, tüm dünyada olayın yaşandığı günden beri ilgi ile izleniyor. Elbette tüm dünyanın bu saldırının detaylarına olan ilgisinin altında, geçmişte Amerika Birleşik Devletleri ’ni hedef alan saldırılardan sonra dünyada yaşanan kaos ortamı ve ABD ’nin intikam başlığı altında yaptığı eylemlerin kişilerin hafızasında bıraktıkları yatıyor.

Kabaca akla gelen önceki olaylara göz atalım. Lusitania gemisinin Almanlar tarafından batırılması sonucu 1200 kişinin ölmesi, ABD ’nin I. Dünya Savaşı ’na katılmasının en önemli nedenlerinden biri olarak gösterilmektedir. Ayrıca, orduya katılımlar bu olaydan sonra hız kazanmış ve bu hadise orduya asker çağırma propagandasının en önemli malzemesi olarak kullanılmıştı. Ancak, geminin batırılacağı bilinmesine rağmen hükümet tarafından oraya gönderildiği iddiaları gün yüzüne çıkmıştı. Tarihte ABD ‘yi derinden sarsan bir başka olay ise 1941 tarihli Pearl Harbor saldırısıdır. Pearl Harbor saldırısı ile Amerika II. Dünya Savaşı ‘na girmiştir. Ancak yıllar sonra ortaya çıkan dokümanlar, Amerika hükümetinin ve Amerika yönetiminde söz sahibi olan birkaç ailenin liman baskınından günlerce önce haberdar oldukları iddialarını güçlendirmiştir. Öyle ki böyle bir baskın için Amerikan hükümetinin ve bazı şirketlerin Japonya’yı kışkırttıkları, baskın öncesi alınan bazı kararlar (Japonya’ya petrol ihracatının durdurulması, Çin’e yapılan yardımlar vb.) incelendiğinde çok açıktı. Gelelim Tonkin Körfezi olayına; Amerikan botlarının Vietnamlılar tarafından Tonkin Körfezinde saldırıya uğradığı iddiası ile Amerika 1964 yılında Vietnama savaş ilan etmiştir. Ancak bu olayın hiç yaşanmadığı, yalnızca Amerika tarafından savaş bahanesi olarak kullanıldığı iddiaları da hala süregelmektedir. Son olarak, 9/11 olayı; yakın tarihin en büyük terör saldırılarından biri olarak gösterilen ve Amerika’ya önce Afganistan ardından Irak’a müdahale hakkı(!) vermiştir. Ancak, 9/11 saldırılarının ABD ’nin kendi kendine yaptığı bir saldırı olduğu iddiaları; çeşitli belgeseller, filmler ve dokümanlar vasıtası ile desteklenmiştir.  Tarihte buna benzer Amerika karşıtı eylemler ve akabinde yaşananlar çoğaltılabilir. Bütün bu olayların ortak noktalarına göz atacak olursak; olayların tamamında, Amerika halkı zarar görmüş, zarar gören Amerikan halkının tepkisini arkasına alan hükümet intikam parolası ile karşı saldırıya geçmiş ve olayların tamamından silah tüccarları ve bazı şirketler kar etmiştir. Tüm bu olaylar ile ilgili tartışmalar ve iddialar ise hiç bitmemiştir.

Eğer anlattığım olayların arkasındaki komplo teorileri gerçek ise ABD hükümetinin benzer olaylar vasıtası ile ABD halkını kolayca manipüle ettiği ve yapacakları savaşlar için dünya gündeminde meşru zemin arayışına gittikleri görülmektedir.

Peki, ABD halkını manipüle etmek bu kadar kolay mı? Sanırım yazının başlığı ile şu ana kadar ki içerik biraz alakasız gözüküyor. Eminim haberiniz yoktu ama Boston maratonu patlamasından hemen sonra ABD, Çek Cumhuriyetine savaş ilan etti. Evet, bu belki hükümet nezdinde bir savaş ilanı olmasa da halkın hiç de azımsanmayacak bir kesimi sosyal medya mesajları ile Çek Cumhuriyetine savaş açtı. Olayın faillerinin iki Çeçen kardeş olduğunun ortaya çıkmasından hemen sonra, “chechens” kelimesi Amerika halkı tarafından Çek Cumhuriyetine mensup kişi anlamında anlaşılınca trajikomik bir durum ortaya çıktı. Aşağıda Amerikan halkının twitter aracılığı ile yayınladığı bazı mesajları görebilirsiniz;

1 2 3 4

Bu mesajlardan binlerce bulabilirsiniz, ben buraya yalnızca bir blog sayfasında bulduklarımı ve küfür içermeyenleri aldım. Peki, neler var bu mesajlarda? Kısaca sıralayayım; artık var olmayan Çekoslovakya devletine savaş açılması talepleri, müslüman(!) Çek halkına yönelik sataşmalar, Çeçenlerin ve Çeklerin, Rus halkının bir kolu olduğu ve onlarla beraber hareket ettikleri, Çeçenlerin Slav halkı ile olan bağlantıları, Çek Cumhuriyeti ’nin, Çeçen kardeşleri eğitim için Türkiye ’ye gönderdiği iddiaları, bolca küfür, tehdit ve hakaret… Peki, bu olay yalnızca bir twitter sorunu mu? Yanıt, elbette hayır. Benzer mesajları facebook başta olmak üzere birçok sosyal medya ağında görebilirsiniz.

Şu an aklınıza, muhtemelen bu ve buna benzer yanlış anlaşılmaların ve halkın aşırı tepkilerinin doğal olduğu ve bu durumun büyütülmemesi gerektiği gelebilir. Ancak, sosyal medya mesajları ile başlayan ve bir anda ABD ’yi saran bu durum ülkenin yüksek tirajlı gazetelerinde haber oldu. Daha da ilginci Çek Cumhuriyeti Büyükelçiliği konu ile ilgili bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Açıklama, özetle Çeçenlerin, Çek Cumhuriyeti ile bir ilgisi olmadığı orjinli “resmi” bir açıklamaydı (Açıklamayı burada bulabilirsiniz:[button color=”blue” size=”small” link=”http://www.mzv.cz/washington/en/czech_u_s_relations/news/statement_of_the_ambassador_of_the_czech.html” target=”blank” ]tıklayınız[/button]).

Dahası da var, Çek Cumhuriyeti Devlet Başkanı Miloš  Zeman, Obama’ya ülkelerinin ABD ‘nin her zaman iyi bir müttefiki olacağını ve teröre karşı mücadelesinde destek olacaklarını içeren, konu ile alakaları olmadığını içeren bir mesaj geçti. Bu olayları izlerken aklıma ister istemez Robert De Niro ve Dustin Hoffman ‘ın baş rollerini paylaştığı; ABD başkanının seçim kampanyası sırasında, kampanyanın selameti adına, ABD ‘nin Arnavutluk ‘a açtığı sözde savaşın konu edildiği “Başkanın Adamları” isimli muhteşem film geldi.

Yazının başında anlattığım olayların başlangıç aşamaları, konu ile ilgili iddialar vb. düşünüldüğünde tüm bu hadiseler trajikomik görünmekte, ancak akabinde yaşananlar sonrası zenginliklerine zenginlik katan petrol şirketleri, silah tüccarları vb. düşünüldüğünde “trajikomik” kelimesi yerine “ticarikomik” gibi bir kelime kullanmamız daha doğru olacak gibi görünüyor.

Boston maratonu olayı muhtemelen belirttiğim olaylar gibi (şimdilik) ABD ’nin karşı eylemi ile daha büyük olaylara yol açmayacak gibi görünüyor. Ancak vahim olan şey şu, bizler (Amerikalı olmayan dünyanın geri kalan insanları) ABD ’de yaşanan bir terör saldırısı sonrası, orada ölen ya da yararlanan insanlara üzülmek yerine ilk olarak aklımıza bu olayın sonrasında olacakları getiriyoruz. Boston Maratonu ’nda hayatını kaybeden insanların ailelerine baş sağlığı, yaralananlara acil şifalar ve dünyanın geri kalanı için ticarikomik saldırılara maruz kalmamaları dileklerimle…

 

Konuya İlişkin;
Daha fazla sosyal medya mesajına ulaşmak için tıklayınız: [button color=”blue” size=”small” link=”http://publicshaming.tumblr.com/post/48547675807/the-definitive-people-who-thought-chechnya-was-the” target=”blank” ]Publicshaming[/button]

Film Önerileri: Wag the Dog (Başkanın Adamları), Zeitgeist(I-II-III), Loose Change 9/11 (9/11  Büyük Değişim)

Türkiye’den bazı haberler için tıklayınız:  [button color=”blue” size=”small” link=”http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=radikaldetayv3&articleid=1130388&categoryid=41″ target=”blank” ]Radikal[/button]

[button color=”blue” size=”small” link=”http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=412184″ target=”blank” ]Cumhuriyet[/button]

[button color=”blue” size=”small” link=”http://dunya.milliyet.com.tr/cecenistan-ile-cek-cumhuriyeti-ni-karistirdilar/dunya/dunyadetay/20.04.2013/1696174/default.htm” target=”blank” ]Milliyet[/button]