Markalar Arasındaki Rekabette Yeni Trend: #bendgate

Markalar Arasındaki Rekabette Yeni Trend: #bendgate    

Apple’ın yeni akıllı telefonları iPhone 6 ve iPhone 6 Plus’ın 9 Eylül 2014’te tanıtılmasından sonra, daha 1 ay geçmeden iPhone 6 Plus’ın büküldüğüne ilişkin videonun yayımlanmasıyla akıllı telefon piyasasında Apple’ı hedef alan ve Apple’a gönderme yapan reklamlar yapıldı. İşin garip tarafı bu reklamlara sadece akıllı telefon pazarının önemli oyuncuları değil, diğer markalar da katıldı. Ortaya da aşağıdaki gibi dikkat çekici ve tüketicileri gülümseten reklamlar çıkmış oldu.

Samsung: Eğrilebilir. Bükülmez. #GalaxyNoteEdge

11

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

LG: Bizim telefonumuz bükülmez, esnek tasarlanmıştır. #bendgate

22

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HTC: Cepleriniz gibi en zorlu ortamlara dayanacak şekilde tasarlanmıştır. #HTCOneM8

33

 

 

 

 

 

Nokia: Bükülecek mi? Bu ya da şu tarafı bile olsa fark etmez. #bükülemez #bendgate

44

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nestle Kitkat: Bükmedik, kırdık. #bendgate #iPhone6plus

55

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Heineken: Endişeye gerek yok. Bu bize her zaman olur. Sevgili Apple… #BendGate

66

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Chex Mix:Bazı şeyler büküldüğünde daha iyidir. #BendGate #iPhone6plus

77

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pringles:Birazcık bükülmede sorun ne ki? Bükülme kuralları! #bendgate

88

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Coca-Cola: Biz şimdiye kadar sadece tüm doğru yerleri bükmekteyiz. #bendgate99

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Günümüzdeki rekabet ortamının ne kadar kızıştığını gösteren bu olay, markaların sosyal medya sayesinde her olayı kendileri açısından avantaja çevirmesi boyutuyla da dikkate değerdir.

Notlar:

* Markaların tweetleri, mashable.com ve creativecriminals.com sitelerinden derlenmiştir.

** Bu yazı 30 Eylül 2014 tarihinde Sosyal Medya Pazarlaması: Sosyal Webde Pazarlama Stratejileri adlı blog sitesinde yayımlanmıştır.

 

Toyota’da satışlar tavan yaptı

Şirket, temmuzda 5 bin 289 araçla en yüksek aylık satış adedine ulaştı.

Toyota, temmuz ayında ulaştığı 5 bin 289 adetle bugüne kadar Türkiye’de gerçekleştirdiği en yüksek aylık satış adedine ulaştığı bildirildi.

Toyota’dan yapılan açıklamada, Toyota’nın, geniş ürün yelpazesi, üstün teknolojisi, dayanıklılığı, güvenliği ve yüksek ikinci el değeri gibi, özellikleriyle dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de en çok tercih edilen marka olduğu belirtildi.

Toyota’nın, temmuz ayında ulaştığı 5 bin 289 adetle bugüne kadar Türkiye’de gerçekleştirdiği en yüksek aylık satış adedine ulaştığı dile getirilen açıklamada, Toyota Finans Sistemi’nin devreye girdiği ilk ay itibariyle rekor satış getirdiği kaydedildi.

Konuya ilişkin bir değerlendirmede bulunan Toyota Pazarlama ve Satış A.Ş. Üst Yöneticisi (CEO) Ali Haydar Bozkurt, şunları ifade etti:

“2014 yılı için hedeflediğimiz 50 bin satış adedine ulaşmak için yoğun bir tempo ile çalışıyoruz. Daha önce de olduğu gibi müşteri odaklı hizmet anlayışımızı sürdürecek ve daha da geliştireceğiz. Hedefimiz Toyota’yı Türkiye’nin en sevilen markası yapmak. Hem satış hem de satış sonrası hizmetlerinde memnuniyet çıtasını sürekli yükseltiyoruz. Toyota, tüketiciler gözünde yüksek marka değerine sahip.

Biz buna ek olarak, markamızı daha çekici kılan artı bir değer daha yarattık ve herkesi Toyota sahibi yapmak amacıyla Temmuz başında Toyota Finans Sistemini hayata geçirdik. Çalışmalarımız meyvesini vermeye başladı. Toyota’nın Türkiye’deki en yüksek aylık satış adedini 5 bin 289 adetle Temmuz 2010’da kırarak tarihi bir rekora imza attık. Müşterilerimizin markamıza yönelik takdirlerinin katlanarak artacağına inanıyorum. Öncelikli hedefimiz bu başarıyı bundan sonraki aylarda da sürdürmek.”

 

 

 

 

kaynak

Panasonic, Türkiye’de klima pazarına da girdi

Suzuki, “Yeni mali yılda hedefimiz geçen yıla göre yüzde 40’lık büyüme ve iki haneli pazar payımızı sürdürmek” dedi.

Panasonic Elektronik A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Shigeo Suzuki, Türkiye’de 2010 mali yılında iki haneli pazar paylarına ulaştıklarını belirterek, “Yeni mali yılda hedefimiz geçen yıla göre yüzde 40’lık büyüme ve iki haneli pazar payımızı sürdürmek” dedi.

Suzuki, Panasonic klima ve ısı sistemlerinin tanıtımı amacıyla düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada, Türkiye’nin Panasonic için en stratejik pazarlardan biri olduğunu belirterek, burada tüketici elektroniğinde 1 numaralı marka olmak 2 haneli pazar payına ulaşmak için önemli yatırım yaptıklarını anlattı.

Tüketici elektroniğinin çeşitli kalemlerinde faaliyetlerine değinen Suzuki, çoğunda hedefledikleri çift haneli pazar paylarını gerçekleştirdiklerini belirterek, “Türkiye’de 143 yetkili servisimiz var. Bunlar vasıtasıyla ürünümüzü kullanan 5 binden fazla kişiyle görüştük yüzde 99’u hem ürünlerden hem de aldıkları hizmetlerden memnun olduklarını ifade ettiler. Türkiye’de, geçen ayın sonunda biten 2010 mali yılında ilk yıl hedeflerimize ulaştık. Yeni mali yılda hedefimiz geçen yıla göre yüzde 40’lık büyüme ve iki haneli pazar payımızı sürdürmek. Bunun için portföyümüzdeki ürünleri çeşitlendireceğiz ve çevreciliğe önem vereceğiz” diye konuştu.

Panasonic Elektronik A.Ş. Ev Aletleri-Klima Avrupa Genel Müdürü Enrique Vilamitjana da Türkiye’nin kendileri için çok stratejik ve ciddi bir pazar olduğunu vurgulayarak, Panasonic’in Türkiye’de klima sistemleriyle büyümek istediğini belirtti.

Vilamitjana, sadece ev ısıtma ve soğutma sistemleri değil işyerlerine ve büyük binalara yönelik ısıtma ve soğutma çözümleri de sunduklarını anlattı.

Avrupa Klima ve Ev Uygulamaları Satış Müdürü Marc Diaz ise Türkiye’deki hedeflerine ulaşmak için dağıtım ağlarını genişleteceklerini, sunacakları ürünleri çeşitlendireceklerini ve ürünleri arasında havadan suya ısı pompaları ve gazlı ısı pompalarının da yer alacağını, markalaşma çalışması yaparak Panasonic markasını öne çıkaracaklarını ve Türkiye’de marka yoluyla farkındalığı artıracaklarını söyledi.

Panasonic Türkiye Klima Satış ve Pazarlama Müdürü Melis Bozoğlu da bu yıl geniş bir ürün gamına sahip duvar tipi klimalar ile piyasanın en verimli ürünleri olan havadan suya ısı pompalarını sunacaklarını anlattı.

Bozoğlu, ürünleri arasında sensörleri sayesinde odadaki insan varlığını ve hareket seviyesini algılayıp sıcaklığı ona göre ayarlayan, bu şekilde yüzde 30’a kadar tasarruf sağlayan Etherea, ofisler ve büyük binalar için VRF Eco i serisi değişken debili soğutma sistemleri, doğalgaz ve LPG ile çalışan M serisi gazlı ısı pompaları ve Aquarea havadan suya ısı pompalarının yer alacağını kaydetti.

 

 

 

 

 

kaynak

 

 

Operatörler mobil pazarlamada ortaklık yaptı

Avea, Turkcell ve Vodafone kurdukları şirket ile mobil pazarlamada altyapılarını birleştirecekler.

İSTANBUL – Vodafone Türkiye Genel Müdür Yardımcısı Gökhan Öğüt, geçtiğimiz haftalarda İngiltere’de üç operatörün mobil pazarlamada ortak bir şirket kurarak, tek bir şirket üzerinden altyapılarını birleştirme kararı aldıklarını belirterek “Biz de inceliyoruz” dedi.

Mobil Pazarlama Birliğinin (MMA) Türkiye ayağının düzenlediği, “MMA İstanbul Mobil Pazarlama Sohbetleri 2011” toplantısında Avea, Turkcell ve Vodafone operatörlerinin genel müdür yardımcıları “Mobil Pazarlama Çağında Mobil Operatör Vizyonu” panelinde biraraya geldi.

Panelde konuşan Gökhan Öğüt, mobil pazarlamanın bu kadar önem kazandığı dönemde, bir pazarlama yöneticisinin bu imkanı kullanmaması için bir neden görmediğini söyledi.

Mobil pazarlamanın daha da büyüyebilmesi için operatörler tarafından çok güzel girişimler olduğuna işaret eden Öğüt, “Geçtiğimiz haftalarda İngiltere’de bir girişim açıklandı. Üç operatör ortak bir şirket kurarak mobil pazarlamada, mobil ticarette ve özellikle mobil finans alanlarında tek bir şirket üzerinden altyapılarını birleştirme kararı aldılar. Bu, hem medya temsilcilerine hem de reklam verenlere tek bir noktadan, tek bir arayüzden bütün mobil kullanıcılara ulaşabilmek için gerekli planlamayı tek bir noktadan yapabilme şansı veriyor. Biz de inceliyoruz” diye konuştu.

Avea yatırım yapıyor

Avea Genel Müdür Yardımcısı Hakan Kaplan da mobil pazarlama mecrasını kullanan markaların daha çok finans sektöründe olduğunu belirtti.

Mobil pazarlamanın büyümesi için Avea olarak yeni bir altyapı yatırımı yaptıklarını ifade eden Kaplan, “Milyon dolarlık girişim. Bu iş için özel bir direktörlük kurduk. Avea adına bu alanda çok büyük potansiyel görüyoruz ve yatırım yapıyoruz” diye konuştu.

Turkcell’in hedefi 150 milyon dolar

Turkcell Genel Müdür Yardımcısı Cenk Bayraktar ise yapılan bir araştırmaya göre cep telefonunun, günün yüzde 91’inde insanların 1 metre yakınında olduğunu ve bu cep telefonu ekranının gittikçe akıllandığını, Türkiye’de satılan telefonların yüzde 26’sının artık akıllı cihazlar haline geldiğini kaydetti.

Bayraktar, “2010’u sektör olarak sadece mobil pazarlamada 110 milyon dolar gibi kapattık, bu yılı da 150 milyon dolar gibi rakamla kapamayı öngörüyoruz” dedi.

İzinli veri tabanında 12 milyon kişiyi geçtiklerine de dikkati çeken Bayraktar, bu rakamın önümüzdeki günlerde büyüyeceğini düşündüklerini söyledi.

 

 

 

 

 

kaynak

Yerli cep ayda 150 bin satıyor

Telpa Başkanı Sebahattin Yaman, General Mobile’ın Discovery serisi ürünlerde ayda 150 bin adet satış yaptığını açıkladı

Telpa şirketler grubu bünyesinde bulunan yerli cep telefonu markası General Mobile, cep satışında aylık 200 bin sınırını zorluyor. Discovery serisiyle büyük talep gören marka, yeni modeli Elite’i de ‘selfie dostu’ cep telefonu olarak piyasaya sundu.
Telpa Yönetim Kurulu Başkanı Sebahattin Yaman, 22 yıldır sektörde faaliyet gösterdiklerini belirterek, “General Mobile markasını 2013’te bünyemize kattık. Cep telefonundaki akıllı dönüşüme tanıklık ediyoruz. Artık satışların yüzde 85’i akıllı cep segmentinde gerçekleşiyor” dedi.
Yeni cep telefonu modellerinde Discovery serisiyle önemli bir ivme yakaladıklarını da dile getiren Yaman, “Discovery geçen yıla damgasını vurdu. En çok satan akıllı telefon unvanını bu yıla da taşıdı. İlk modelde üretim talebin arkasında kaldı. Haziran ayından beri ayda 150-200 bin adetlik satış yaptık. Yeni piyasaya sunduğumuz Discovery Elite’le de ayda 50 bin adetlik satış rakamını yakalamayı hedefliyoruz” diye konuştu. Yaman, Türkiye’deki cep telefonu sektörünü de şöyle değerlendirdi:

‘Selfie dostu’ yeni model

“Takside getirilen sınırlama sektörü yüzde 15-20 arasında küçültecek. Ayda 1 milyon, yıl sonunda ise 10-11 milyon adet satış olacağı tahmin ediliyor. Artık talebin yüzde 85’i akıllı ceplere kaydı.”

General Mobile Genel Müdürü Muzaffer Gölcü ise, Discovery ürün serisini Elite’le taçlandırdıklarını belirterek, 16 megapiksel arka, otofokuslu 8 megapiksellik ön kamerasıyla ‘selfie dostu’ olarak 25 Mart’ta satışa çıkaracaklarını aktardı.
Cep telefonu kameralarındaki gelişimden bahseden Gölcü, “Cepler artık fotoğraf makinesi telefon karışımı hale geldi. Ama ilk başlarda cep telefonlarının ana kameraları hep büyüdü. Ama ön kameraları hep ihmal edildi. Oysa insanlar ön kameranın da kalitesini artmasını istiyor. Elite’le kullanıcılara bu şansı veriyoruz. Selfie çekimine çok uygun bir model” şeklinde konuştu.
Gölcü, cep telefonun özellikleri hakkında da şu bilgileri verdi: “2 GB’lik modelinin fiyatı 999 TL, 16 GB’lik modelinin fiyatı ise 1299 TL olacak. 5.5 inç’lik ekranı var. Selfie dostu menüleri, özel selfie albümü ve otofokuslu ön kamerası bulunuyor. Flaşlı ve geniş açılı arka kamerasıyla 7 saniyede 40 kare çekilebiliyor. Dokun-odakla, görüntü sabitleme, yüz ve gülücük yakalama özellikleri de var.”

152 gram ağırlığında

– 5.5 inç’lik Full HD ve Gorilla Glass 3 ekran
– 16 MP arka, 8 MP ön otofokuslu kamera
– Android 4.2 işletim sistemi
– 3 GB hafıza, 32 depolama alanı
– 2.2 Gigahertz Qualcomm işlemci
– NFC desteği ve Wi-Fi özelliği
– 152 gram ağırlığında
– Siyah, beyaz renk seçeneği

 

 

 

 

kaynak

Marka başvurularının yarısından fazlası İstanbul’dan

Türk Patent Enstitüsü 2013′te 68 bin 391 markayı tescilledi.

 

Türk Patent Enstitüsü‘nün (TPE) 2013 rakamları ülkemizde geçtiğimiz yıl 93 bin 305 marka başvurusu yapıldığını, bunların da 68 bin 391′inin de tescillendiğini gösteriyor. TPE verileri ayrıca, hem marka başvurularının, hem de tescillerin yarısından fazlasının İstanbul‘a ait olduğunu gösteriyor.

Hürriyet‘in haberine göre, 2013′te İstanbul’dan 47 bin 21 marka başvurusu yapılırken, bunların 35 bin 857′si tescillendi. Marka tescillerinin illere göre dağılımına bakıldığında; İstanbul’u sırasıyla 5 bin 403 tescille Ankara, 4 bin 102 tescille İzmir, 2 bin 749 tescille Bursa ve bin 776 tescille Antalya izledi.

Başvuruların illere göre dağılımında da ilk 3 sırayı yine İstanbul, Ankara ve İzmir’in aldığı görüldü. Listede 4′üncü sırada yer alan Bursa’dan 3 bin 940, 5′inci sırada yer alan Gaziantep‘ten ise TPE’ye 2 bin 971 marka başvurusu geldi.

Ardahan ve Bayburt ise 2013′te hem marka başvurusunda hem de tescilinde en son sıralarda yer aldı. Geçen yıl marka tescillerinin illere göre dağılımı şu şekilde gerçekleşti:

 

İller tescillenen marka sayısı

 

  • İstanbul 35.857
  • Ankara 5.403
  • İzmir 4.102
  • Bursa 2.749
  • Antalya 1.776
  • Konya 1.761
  • Gaziantep 1.710
  • Kocaeli 1.205
  • Adana 1.178
  • Kayseri 1.084
  • Denizli 1.023
  • Mersin 774
  • Eskişehir 636
  • Muğla 534
  • Hatay 514
  • Balıkesir 513
  • Sakarya 502
  • Manisa 460
  • Samsun 432
  • Tekirdağ 423
  • Aydın 405
  • Trabzon 356
  • Kahramanmaraş 276
  • Şanlıurfa 237
  • Malatya 213
  • Diyarbakır 212
  • Afyonkarahisar 199
  • Kütahya 197
  • Rize 196
  • Çanakkale 188
  • Isparta 157
  • Elazığ 151
  • Karaman 142
  • Çorum 137
  • Mardin 137
  • Sivas 136
  • Düzce 136
  • Ordu 119
  • Bolu 117
  • Nevşehir 116
  • Edirne 114
  • Giresun 104
  • Zonguldak 98
  • Erzurum 97
  • Aksaray 92
  • Kırklareli 90
  • Batman 85
  • Yalova 85
  • Uşak 84
  • Tokat 83
  • Karabük 76
  • Van 74
  • Kastamonu 66
  • Osmaniye 65
  • Erzincan 63
  • Amasya 62
  • Burdur 60
  • Niğde 51
  • Adıyaman 46
  • Bilecik 38
  • Kırıkkale 33
  • Bartın 32
  • Sinop 30
  • Çankırı 28
  • Bingöl 25
  • Kırşehir 25
  • Yozgat 24
  • Şırnak 24
  • Kilis 24
  • Ağrı 22
  • Kars 20
  • Bitlis 17
  • Artvin 15
  • Muş 15
  • Siirt 13
  • Iğdır 13
  • Hakkari 11
  • Tunceli 9
  • Gümüşhane 8
  • Bayburt 6
  • Ardahan 1

Toplam 68.391

 

Kaynak

MEGA SİS Mİ, PEGA”SİS” Mİ?

5 Ocak 2014 günü, Pegasus havayolları tarihine PEGASİS olarak kaydedilmeli. Çünkü sıradan bir doğa olayı, koskoca bir havayolu firmasının  halkla ilişkiler ve kriz yönetimi tarihine sisli bir sayfa olarak iz bıraktı.

Elbette yağmur,fırtına, sis gibi hava olayları, sel ve deprem gibi felaketler havayolları firmalarını zor durumda bırakabilir, çoğu kez bu büyük nedenlere (force majeur) boyun eğmekten başka yapacak birşey kalmaz. Yolcular bu durumu olgunlukla karşılar ve kendi yolculuk planlarını revize ederler.

Yakın tarihte de bu tür doğa olayları nedeniyle günlerce hava alanlarında mahsur kalan yolcuların sıkıntıları hafızalarda çok taze. Yoğun kar yağışı, buzlanma, yanardağ patlamaları ve hatta  grevler nedeniyle binlerce yolcunun sıkıntısı günlerce haber bültenlerinde ilk sırada yer aldı.

Bu doğal durumların bırakın sıkça yaşanma olasılığını, bir defa yaşanması için bile olsa havayolları firmalarının kriz yönetimi konusunda strateji geliştirmeleri gereği ise gün gibi açık. Pegasus’un Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Ali SDSCN0183abancı da bir ropörtajında bu konuya değinmiş:

“Hayatta ummadığın anda neler olabileceğini gördüğün için önlemini farklı alıyorsun. Bir Ürdün seyahatinde büyükelçimiz bana zırhlı araç göndermiş. Şoföre “Hayırdır bir sorun mu var” dedim. O da “Yok Ali Bey ama sıkıntının bir defa olması yeterli” dedi. Anladın mı adamın verdiği dersi?”, diyerek[1].

Havayolları firmaları yolcularına güvenli bir uçuş kadar kriz drumlarında azami konforu sağlama sorumluluğnu üstlenmek durumunda. Bu konuda yolcuyla imzalanan sözleşmeler kadar, uluslararası havacılık kuralları ve oluşan gelenekler de geçerli.

Kurumsallaşmış ve sektördeki rekabet koşullarını sadece karlılık düzleminde değil, müşteri sadakati ile de sağlamayı başarmış olan firmalar.Pegasus havayolları ise sadece düşük maliyetli ve çıplak bilet satan bir firma olarak konumlandırma yapmak istiyorsa diyecek sözümüz yok. Uzun ömürler dileriz!

5 Ocak’ta yaşananlar sisli bir sayfa oluşturmakla kalmayacak türden. Neler olmuş yakından bakalım:

  • Saat 19′ da sis nedeniyle THY, Sun Express, Onur Air tarafından iptal edilen İstanbul -İzmir seferleri Pegasus tarafından iptal edilmiyor; yolcuların ısrarlı soruları seferin yapılacağı şeklinde cevaplanıyor. (Sefer iptal etmeme inadı nedir, nedeni anlaşılamamıştır)
  • Saat 21’e yaklaşırken gecikme anonsu yapılıyor. Sonra aynı anonsa daha ileri bir saat için tazeleniyor. Sonra kapı değiştiriliyor. Saat 22.30 da yolcular uçağa alınıyor. THY’nin iptal ettiği seferin nasıl yapılacağı yolcuları tedirgin ediyor.
  • Yolcular kemerleri bağlı olarak 50 dakika uçakta oturuyor. Hiçbir bilgi verilmezken yolcular huzursuz olup soru sormaya başlıyor. Pegasus Hava Yolları Genel Müdür Yardımcısı da olduğu öğrenilen Kaptan Pilot, önce hava raporu beklediklerini; ardından  görüş alanının azaldığını uçusun yapılamayacağını bildirip yolcuların körükten geri giderek tekrar salona alınacağını bildiriyor.
  • Uçağa alınırken “hoşgeldiniz” bile denmeyen ve asık  suratla karşılanan yolcular inerken de muhatap alınmıyor.(daha sonra anlaşılıyor ki bu uçuş ekibi iptal edilen başka bir seferin dinlenmeden İzmir seferine yönlendirilen yorgun ekibi)
  • Bekleme salonundaki eski yerlerine dönen yolcular gerginlik yaşıyor, sorularla muhatap arıyor. “Diğer havayollarının gördüğü sisi Pegasus kaptanı 6 saat sonra mı görmüş ?, uçuş iptal edilecek mi?, neden yetkili bulamıyoruz?” Genç Pegasus personeli birbiriyle tutarlı olamayan cevaplar veriyor.
  • Personelin müşteri hizmetleri telefonuna yönlendirdiği yolcular, başvurmak için 800’lü numarayı soruyor. Personel cevap veriyor:“bilmiyorum”
  • Bu arada anonslardan Trabzon, Antakya, Mardin gibi diğer seferlerin de gecikme anonsları yapılıyor ve yolcular gergin.Her kapı önünde bie  iki Pegasus görevlisi var. Hepsi genç ve yaptıkları açıklamalar ikna edici değil. Yolcular gruplar halinde görevlilerle tartışma yaşıyor.
  • Hava açılınca mutlaka seferin yapılacağı söylenerek yolcuların beklemesi isteniyor. Tepkiler artınca hava raporu beklendiği bildiriliyor. Yarım saat daha kazanılıyor. Nihayet uçusun iptal edildiği ilan ediliyor.
  • Bu arada dış hat bağlantılı uçuş yapan yolculara konaklama olanağı sağlanacağı, bu hakkın iç hat yolcular için geçerli olmadığı, isteyen yolcuların biletlerini iade edebileceği, isteyenlerin sabah uçuşlarıyla bilet değişikliği yapabileceği, sabah uçuşlarında çok sayıda yer bulunduğu söyleniyor.
  • İstanbulda oturan bazı yolcular biletlerinden vaz geçip evlerine dönüyor.
  • Özellikle yurtdışı bağlantılı olan yolcular uzun süredir yorgun olduklarından konaklama için sabırsızlanıyor.
  • Konaklama için belli bir otelle anlaşmaları bulunmadığını, mail yoluyla otellerde boş yer aranacağını , bu nedenle beklemek gerektiğini bildiriyor yetkililer.
  • Yolcular aşağı salona alınarak kapıya yakın bir yerde bekletilirken Miracle Residence’a ait bir otobüs konaklama için yolcuları almaya geliyor. Kimlerin gideceğine dair havayollarına ait bir liste bulunmadığından yolcular kendi aralarında bir kağıda isim yazıp yetkililere veriyor.
  • Bu listeler görevliler tarafından tek tek ve tekrar tekrar isim sorularak salonda ve otobüsün içinde temize çekiliyor. Bir okul gezisinde sınıf temsilcisinin kontrolüne benziyor bu amatör çalışma. Salonda, kapıda ve otobüsün içinde, “siz nerden geldiniz, nereye gideceksiniz” soruları tekrarlanıyor.
  • Konaklama için özel eşyalarına ihtiyaç duyan yolcular bavullarına ulaşmak istiyor. Az önce uçmayı bekledikleri uçaktan boşaltıldığını öğrendikleri bagajlarını bulmak için ters trafikle salonlar arasında koşuşturarak bagajlarını bulmaya çalışıyorlar.
  • Bu arada otele ait otobüs hareket ediyor.Yolcular bagajlarını bulduklarında otobüsün gitmiş olduğunu fark ediyor.
  • Görevlilere ulaşmak, bilgi almak, ilgi görmek gerçek bir iletişim becerisini gerektiriyor.
  • En sık duyulan vaad “otelinize gidin, biz size SMS ile ek sefer bilgisi yollayacagız, siz gelip uçacaksınız”.
  • Otele vasıl olabilenler şanslı yolculardan daha şanslı olanları konaklama olanağı buluyor. Çift olarak yolculuk yapanlar bu yolcular. Tek seyahat edenlere “uygunsuz bir teklif”te bulunuyor. Adını bile bilmediği başka bir yolcu ile geceyi geçirmesi gerektiği bildiriliyor. Pagasusun otel ile anlaşmasının bu şekilde olması nedeniyle yapılabilecek birşey olmadığını söyleyen resepsiyon görevlisine, bu durumda kalan dört yolcudan biri, tek kişilik oda farkı ödeme teklifi yaptığında “otelde boş yer kalmadığı” söyleniyor.
  • Otel lobisinde bekleyen yolculara bir çay bile ikram edilmiyor. Yolcular otel fiyatlarıyla lobideki bardan su, çay vs satın alarak sakinleşmeye çalışıyorlar.
  • Tekrar havaalanına gidecek olan bir minibüsle havaalanına dönmeyi tercih eden şanssız yolcular görüş mesafesini 20 metreye indiren yoğun sisin aslında kendileri kadar Pegasus için de geleceğe uzanan bir sis olduğunu düşünmeye başlıyorlar.
  • Buraya kadar okuyabildiyseniz sabrınız için tebrikler ve teşekkürler.Ancak olay yeni başlıyor.
  • Havalanına dönen yolcular Pegasus bilet gişesi önündeki mahşeri kalablık nedeniyle biletlerini başka bir uçuşla değiştiremiyorlar. İnternet üzerinden değişiklik yapılamıyor. Çünkü internet erişimi çöknüş durumda.Çağrı merkezi cevap vermiyor.Görevliler bunalmış durumda.
  • Bir yolcunun 13 yaşındaki oğlu kayıp. Devamlı anons yapılıyor. Baba perişan.
  • Gişeler önünde kavga çıkıyor, camlar kırılıyor, sağlık görevlileri müdahale ediyor.Nedeni biletlerini iade etmek isteyen çok sayıda insana rutin ekibiyle cevap vermeye çalışan ve talebi karşılamayan gişe görevlileri önünde oluşan uzun can sıkıcı kuyruklar.
  • Almanya uçuşları ve Diyarbakır, Antakya, Kayseri, Mardin gibi İstanbula uzak illerin yolcuları seferlerin de az sayıda olması nedeniyle daha çok mağduriyet yaşıyor.
  • Genç görevliler bunalmış yüz ifadeleriyle sadece yolcu isteklerini geçici bir süre için püskürtmeye çabalıyor. Yoğun bir informel iletişim var. Tüm yolcular birbirinden bilgi alıp hızla çevresine yayıyor.Bu arada taş zeminde sere serpe uyumaya çalışan yolcular perişan.
  • Pegasus görevlileri hala ek sefer yapılacagını söyeleyerek yolcuları oyalıyor. Bilet ofisinden informel bir bilgi alınıyor: Bir görevli diğerine seslenirken duyulan ses “ek sefer imkansız” diyor. Oysa yolculara hala hep beklemeleri söyleniyor, saat sabah 5 iken.Gün ağarırken  sisin kalktığını gören yolcular, uçuş anonslarını suyunca seviniyor. Ancak gişeler önündeki kalabalık devam ediyor.En can yakan kısmı da o söz verilen ek seferlerin konmaması, bu arada ek seferle hakkının saklı kalacağını zanneden yolcuların tarfeli seferlere yönlendirilmesi; tarifeli sabah seferleri dolduğu için yolcuların ortada kalması.Açıkça yetkililerin verdiği hiçbir sözün yerine gelmediğinin görüldüğü an bu an.
  • Bu arada 2 yıldır Pegasus hava Yollarında çakıştığını belirten ve saat 21’den beri çözüm için çabalayan A.Ç. isimli personelle yapılan görüşmede bir itiraf duyuluyor. “Biz böyle durumlar için eğitim almadık, ne yapacağımızı bilmiyoruz doğrusu”.
  • Ek sefer koymanın mümkün olmayacagı, tarifeli seferlerde yer bulunursa bilet değişimi yapabileceği bildirilen yolculardan, şu anda yer bulunamayacağı için  akşama kadar alanda beklemeleri isteniyor.
  • Yabancı yolculara yeterli açıklama yapılamadığı görülüyor. Yetersiz yabancı dil bilgisi nedeniyle personelin görevlerini diğer yolcular üstleniyor. Yabancı bir yolcu geldiğinde hızla alandan uzaklaşan görevlilerin hali gerçekten üzücü.
  • 24 saattir yolda olan bir yolcu daha fazla dayanamayıp bir taksiye atlıyor ve otobüsle İzmir’e dönmeye çalışıyor. Dilinde bir şarkı:”Elveda PegaSİS”

İşletmeciliğin rutinde kolay , krizde zor olduğunu bilen bu satırların yazarı yolcu, yol boyunca düşünüyor.

Tutarlı ve yetkili ağızdan yapılacak bir açıklama yapmak,

Yolcularına saygılı ve sahiplenici olmak,

“Sis bizim suçumuz değil” demeyi bilen ancak bu kargaşayı yönetemediğini kabul etmeyen göevlilere halkla ilişkiler kavramını öğretmek,

Kriz durumunda ne yapacağını bilmeyen ve bu konuda eğitim almadıklarını itiraf eden personeline eğitim vermek, bu kadar zor mu?

Suyu, sandviçi onbin metre yüksekte para bozarak satma becerisi kazandırılmış personel elbette krizde nasıl davranacağını da öğrenebilirdi.Hepsinin çaresizlik içinde koşuşturası ve kimseyi memnun edememeiş olması ayrıca üzücü.

Sadece “low cost” prensibi bir firmayı ne kadar ayakta tutar diye derin düşüncelere sevk ediyor insanı . Sayın Ali Sabancı’nın Ürdün büyükelçisinin proaktif yaklaşımından ders almamış olduğunu düşündürüyor bu durum.

25 milyon dolar baba parası batırdığını söyleyen Sayın Sabancı’nın Pegasus’u da batırmaması dileğinde bulunuyorum. Çünkü müşterisine değer ve önem vermeyen her firmanın para kazansa bile sevilmeyen bir marka olma riski  açıkça görünüyor.

“Sıkıntının bir defa olması” yeterli- miydi? Sanırım Pegasus için değil. Çünkü pek ders alınmış gibi görünmüyor. Değişik yollardan iletilen şikayet mesajlarına bir telefonla cevap verilip özür dilenmiş bile değil.

Tebrikler Pegasis.Harikasınız.



[1] http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/753329-25-milyon-dolar-baba-parasi-batirdim

Pardon “Değerli Müşterim” mi Dediler?

Pardon “Değerli Müşterim” mi Dediler?

Paramı emanet ettiğim bankamı sevmiyorum. GSM operatörümden haz ettiğim, doğalgaz tedarikçimden elektrik, TV yayın platformumdan keyif aldığım da söylenemez.  Zira, müşteri olarak değer gördüğüme inanmıyorum.  Oysa hayatımızdaki markalar bulduğu her fırsatta “değerlisin” diyor.  Misal internette binlerce markaya ait değerli müşterimiz sayfası var.  Elimi uzatsam telefonuma, ulaşırım markama.  Ama…

İşte sevgi de nefret de bu ama’da saklı.  Elimi uzattığım telefonda; on beş dakika telesekreterin istediği tuşlara bastıktan sonra uzunca süre hatta bekliyorum.  Zira markam başka bir değerli müşterisi ile konuşuyor.  Çok da zevkim olmayan bir müzikle başbaşayım.  Markamın vakti benimkinden değerli.  Unutmadan söyleyeyim.  Bir ara tuşlamada geç kalıp hattan düşüyorum. Yeni baştan başlıyorum. “Ya bu sürece annem-babam girmek zorunda kalsaydı?  Tuşlamaya yetişemezlerdi” düşüncesi geçiyor zihnimden ışık hızıyla. Sonra aklıma geliyor, değerli babam, markanın ayağına gidiyor böylesi hallerde.

Zaman en değerli şey denir ya, o değerli şeyden hatırı sayılır bir harcama yaptıktan sonra, bana değerli olduğumu hissettirmesini beklediğim çalışan ile konuşmaya başlıyorum. Güler yüzlü personelin gülüşünü telefonun öbür ucunda hissediyorum.  Şahane!  Güler yüzlü personel, “Haklısınız! Evet! Sizi anlıyorum” diyor sürekli, ama ilgili kimse o değilmiş, yetkisi yokmuş, sistemde kayıt bulamıyormuş, başka bir numarayı aramam gerekirmiş…  Haklıyım, güler yüzlü personel beni anlıyor! Harika.  Ama sorunum çözülmüyor.  Öfkem daha da artıyor.  Tüm bu lafları bir başka güler yüzlü personele tekrarlayasım yok.

Sorunum ne mi? Adres değişikliği yaptım ve bunu bildirdiğim günlerde benimle ilgilenen bir başka güler yüzlü ancak işitme kaybı olması hayli muhtemel kardeşim adresimi yanlış almış.  Ondan sonraki tanışım güleryüzlü kardeş nedenini hiç anlayamadığım bir şekilde düzeltmeyi yapmamış.  Tek istediğim hatanın düzeltilmesi.

Bozulan sinirlerimi, kaybettiğim yarım günümü, ekstrelerim elime geçmediği için yüklendiğim faizlerimi alıp gidesim geliyor bir başka markaya, da öfkeliyim. Bilgisayarımın bile soğumaya ihtiyacı oluyor zaman zaman.  Benim neden olmasın?

Değerliyim,  ama  “Değerli müşterimiz, değerini abartma” diyor ya güler yüzlü eleman,  şiddetli bir haksızlık duygusundaydım.  İnternetten arayıp tarayıp, genel müdür yardımcısının faks bağlantısını buluyorum.  Beyefendinin kankisi olmadığım için e-mail yazacak değildim.  Bir mektup yazıp, genel müdür yardımcısına faks olarak gönderiyorum.  Yanıt gelmiyor haliyle.  Koskoca markanın genel müdür yardımcısı her öfkelenen haklı müşterisine yanıt mı verecek? Değerli müşteri! Haddini bil!

Değerli olduğumu söyleyen bir başka kurumun hizmetini de her gün kullanıyorum.  Öyle değerliyim ki bir dolu seçenek sunuyorlar bana.  Ama itiraf ediyorum kafam karışıyor, hangisi benim için en akıllıca seçenek? Bilmiyorum.  Misal, telefonumla hem gece hem gündüz konuşurum, şehir içi-dışı, ülkelerarası, hafta sonu-hafta başı, kademe kademe uzaklıkta ülkelerarası konuşurum.  İnternete girerim, mesaj atarım, fotoğraf gönderirim.  Telefonum olmadan asla! Ama öyle ince hesaplamalar yapmışlar ki dakikası dakikasına, mesajı mesajına, gb’si gb’sine.   Lakin hala net değilim hesaplı tarifem konusunda. Net olan kimseyle de karşılaşmadım.   Birileri böylesi karmaşık tarifeler yaratan, ödeme seçenekleri sunan markalara “ortalama müşteri” kavramını anlatmalı.  Belki onlar da bize seçeneklerle kafası karışmış müşterilerin bıraktığı muhteşem kar oranını açıklarlar.

Öyle özel durumlar vardır ki değerli olduğumuzu gerçekten hissetmemiz şarttır.  Sağlığımız söz konusu olduğunda ötesi yok zaten.  Hastanın ultrason çekilebilmesi için su içmesini sağlamak yerine 450 liralık serum bağlamak, ambulans hizmet bedeli olarak 1400 lira talep etmek, buna hazırlıklı olmayan ailenin elinden altınların almak herkesin başına gelebilecek şeyler değil elbette.  Ama yaşanmış örnekler. Hepimizin yaşadığı daha yaygın, basit tirikler de yok değil.  Belirli bir laboratuvardan tahlil yaptırmaya yönlendirildiğimiz deneyimler yaşamış, yönlendirilen kurum dışında yapılan tahlilleri dikkate almayan hekimlere siz de rastlamışızdır… İnanması zor, ama, değerli müşterileriz…

İşte bu yüzdendir ki her kim bana “değerli müşterim” dese az biraz irkilirim ben.  Pazarlama alanında çalışan bir bilimci olarak irkilirim üstelik.  Lakin bildiğim tek şey var, samimi olmayan bireyler, şirketler, işletmeler, kurumlar kaybetmeye mahkumdur.  Hangi “değerli müşteri” kaybettiği bir oyunu ikinci kez oynar ki?  Eskiden, rekabetin böylesine güçlü olmadığı günlerdeymiş “yenilen pehlivanın güreşe doymazlığı”.

İşletmeleri ne işgörenleri, ne tedarikçileri ne de borç kaynakları, önce memnun edemedikleri müşterileri terk eder…

 

Gülfidan Barış

gbaris@anadolu.edu.tr

Teknoloji bağımlılığımız artıyor

Türkiye Bilişim Derneği Başkanı Menteş, Türkiye’de son 3 ayda 56 teknoloji etkinliği yapıldığını, bunlardan çoğunun ürün pazarlamaya dönük olduğunu belirterek Türkiye’nin teknoloji bağımlılığını arttığını bildirdi.

 

Türkiye Bilişim Derneği Başkanı Turhan Menteş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bilişim sektörünün pazar hacminin büyüdüğünü ancak işlem hacminin büyümesinin sektörün büyümesi anlamına gelmediğine işaret etti. “Yap-sat bile olmadan al-sat” ile Türkiye’nin dünya ile rekabet edemeyeceğini vurgulayan Menteş, şunları söyledi:

“Bilişim sektörünün üretici bir yapıda olması lazım. Katma değer üretmesi lazım. Bu sadece ticarette sağlanmaz. Başka faktörlerin devreye girmesi ile sağlanır. Neyle sağlanır; belirli konularda üretim yaparak, ara katman yaratarak, innovatif yaklaşarak, yeni ürün çıkararak. Servis grubunu, bu serviste verilen hizmetleri artırarak, yazılımın payını artırarak sektörü büyütebilirsin ancak. Bunun en güzel örneği iletişim sektörüdür. Bu sektör neredeyse katma değeri sıfır olan, yurt dışından gelen cihazları Türkiye’de pazarlayan ve sadece operatör işlemi yapan, operasyonun alt yapısını da aslında uluslararası donanımlarla gerçekleştiren bir yapılanma var. Bu yapılanma doğru bir yapılanma değil, çünkü sürdürülebilir değil.”

TBD Başkanı Menteş, Türkiye’nin bilişim alanında başarılı olabilmesi için acil olarak Teknoloji Politikaları Merkezi kurması gerektiğini söyledi.

Turhan Menteş, “Son 3 ayda Türkiye’de 56 etkinlik yapıldı. 5’i hariç hepsi ürün, teknoloji pazarlama etkinliğiydi” dedi.

Teknoloji bağımlılığımız artıyor” diyen Menteş, “Türkiye’den yazılım geliştirmesi ve sadece 26 milyon kişinin bu işle uğraştığı Hindistan ile rekabet etmesi bekleniyor. Benim kızdığım nokta bu; biz neden kendimizi kısıtlıyoruz? 26 milyon ucuz iş gücüyle mi rekabet edeceğiz, marka yaratacağız?” diye sordu.

 

 

 

 

 

 

kaynak

A- S.E.S. Yaşam Tarzı

 

 

Pazarlamacıların marka ve reklam yayını için belirlemek zorunda olduğu sosyo ekonomik sınıflar (kısaca S.E.S.) bazıları için acımasız ayrımlar yarattığı düşüncesiyle tuhaf bulunabiliyor.images

A,B,C,C1,C2,D,E gibi kodlarla görünmez bir şifre gibi kullanılan bu sesler, pazarlamacılara, sektördeki uzmanlara çok şey söylüyor. Ama ilk kez duyanlar için tuhaf terimler.

Öncelikle S.E.S. terimi, sadece gelir düzeyini gösteren bir sınıflama değil. Gelir düzeyi ile birlikte, eğitim, yaşam tarzı, tutum ve davranışları da içeren bir çerçeve sunuyor. Ülkeden ülkeye değişen S.E.S. lar, gelir ve davranış açısından farklı istatistiklere sahip.

Bu çerçeveden bakınca ülkemizdeki  A-S.E.S’nın  profili nasıldır örneğin?

Sosyo ekonomik sınıfların en tepesinde bulunan A- S.E.S.’da yer almak için en az iki kuşaktır iyi bir üniversite eğitimi almış olmak; yüksek gelir grubunda yer almak ilk koşul. Aile yapısına bakıldığında nüfusun az olduğu, çocuk sayısının az , hatta hiç olmadığı; eşlerin her ikisinin de mesleği olduğu ve çalışma hayatı içinde bulundukları görülmektedir. “Tek kişilik aile” olarak yalnız yaşamayı tercih eden kişiler de az değil.

Evlerinde yüksek konfor arayan A sınıfı, orta sınıftakiler gibi  ev sahibi olma tutkusu içinde olmayıp ev kiralama konusunda tutucu  değiller. Benzer biçimde banka kredisi kullanmaktan da kaçınmıyorlar. Ödeme gücü olmak ve parayı akılcı kullanmakla ilgili bir reflekle açıklanabilir bu durum. Lüks konutların yanı sıra,yeni model otomobilleri, ikinci evleri ve ileri teknolojiye sahip ürünleri sevmektedirler.

Gece hayatına düşkünlük olsa da güncel dergileri, sinema, tiyatro ve  konserleri izleme alışkanlığı da yaygındır. Evlerinde mutlaka kütüphane bulunması ve ilaveten değerli antika eşyaların sahipliği onları sadece eğlence düşkünü gibi görme yanılgısının önünü kesiyor.

A sınıfı mensupları Batılı alışkanlıkları da sergilemekte, evde daha çok ayakkabı ile dolaşılması davranışını sergilemektedir. Sofrada porselen ve cam tabak kullanımı yaygın olup mobilyalar üzerinde örtü kullanılmamakta dantel kullanımı tercih edilmemektedir. Hafta sonlarında yaşam tarzı olarak ev dışında olmanın seçildiği A sınıfı mensupları arasında haftada en az bir defa dışarda yemek yemeyi tercih etmek; gece yaşamına, katılmak spor yapmak, yaygın alışkanlıklardan.

Alışverişte eşlerin birlikte karar vermeleri etkili olmakla beraber kadın kararlarının daha baskın olduğu görülmektedir. Alışveriş için büyük alışveriş merkezleri, büyük mağazalar, tanınmış markalar ve büyük marketler tercih edilmekte; mutlaka ambalajlı ürünlere ilgi gösterilmemektedir.

Finansal tutumu açısından bakıldığında A sınıfında mülk sahibi olmak yerine kiracı olma tercihinin görülmesi ilginç bulunabilir. Kiracı olmaktan banka kredisi ve kredi kartı kullanmaktan kaçınmayan A sınıfı, riski üstlenme davranışı açısından cesur görünmektedir. Menkul değerler, yatırım aracı olarak tercih edilirken; A sınıfında bulunanların tamamının sağlık güvencesi bulunmaktadir ayrıca koruyucu hekimliğe önem verilmektedir.

Kısaca özetlenen yaşam tarzıyla A sosyo ekonomik sınıfına mensup bireyler zaman zaman B sınıfındakilerle benzeşmekte, zaman zaman oldukça uzaklaşmaktadır. Örneğin televizyon izleme  raytingleri açıklanırken birlikte ele alınan  AB grubundan söz edilir. Aynı dizi filmleri ve programlara ilgi gösterdiği anlaşılan bu iki sınıfın örneğin zengin–yoksul motifleriyle döşenmiş dizileri izlediği düşünülünce ilginç bir tablo da çıkar ortaya.

Yüksek karşıtlık imgeleriyle döşenmiş aynı senaryoların C sınıfınca da izlenmesi durumu daha da ilginç hale getirir. Buradaki püf noktası, her sınıfın kendine ait olmayan yaşam tarzlarını anlamaya olan merak olmalı.

Belki de buluşulabilinen nadir olaylardan birisi bu TV dizileridir.

Yoksa yaşam tarzları oldukça farklı olmalı.