Okul Öncesi Yaş Grubu Çocukları ve Pazarlama

Alışveriş deneyimleri hakkında cevaplar:
*-Sinan, (5 yaş): “işe gitmezsek paramız biter, o zaman kartla alışveriş
yaparız.”
*-Defne, (5 yaş): “pahalı olunca kart veririz”
*-Görkem, (5 yaş): “Karta para ödemiyoruz”
*- İlayda, (3 yaş): “Kart para yerine geçiyor ama ürün almak için sadece
kart değil paraya da ihtiyaç var”
*-Arda, (5 yaş): Ödemeyi nasıl yapıyorsun?
-Kartla
-Kart yoksa nasıl ödersin?
-Nakit
-Nakit ne demek?
-Para.
Pazar ve Ürün Hakkında
*-Sinem, (5 yaş): Pazar, şeylerin alındığı yer; pazarda herşey ürün.
Yumurta, kıyafet, peçete, forma var. Çarşıda çok şey var, oyuncak bile
var.
Migros’ta daha çok mağaza var, pazar bile var.
Markalar Hakkında
*-Nelerin markası olur?
-Araba, süt, çikolata…
Reklam Hakkında
*-“Reklam müzikli bişey, televizyonda çıkan”
*-“Reklam insanlara bilgi veriyor. Buradaki (market resmini göstererek)
eşyaların kaç para olduklarını insanlara söylüyor.”
*-“oyuncağı reklamlarda gördüm”.

Böyle söylüyor çocuklar.

Yapılan bir araştırmaya göre çocuklarımızın pazarlama kavramlarına yakınlığı, algıları ve farkındalığı konusunda ölçülmeye çalışılmıştır.

Elde edilen sonuçlara göre, çocukların 3 yaşından itibaren pazarlamayla ilgili temel kavramların anlamlarını öğrenmeye başladıkları, bu yaştan itibaren alışveriş, para, market, pazar kavramlarını doğru anlamlarıyla kullandıkları, para ve ürün alma verme davranışlarını sergileyebildikleri, 4 yaşından itibaren ise müşteri, AVM, kredi kartı, indirim, etiket, ambalaj, marka, alışveriş sepeti kavramlarına da doğru anlamları yükledikleri ve etiket kavramının öğrenilmesiyle birlikte ürün etiketinin de göstermeye başladıkları tespit edilmiştir. Bu bul- gular ışığında 3 ile 4-5 yaşındaki çocuklar arasında pazarlama kavramlarına yönelik bilişsel farklılıkların bulunduğu ancak davranışsal anlamda belirli farklar olmadığına ulaşılmıştır. Bu farkın çocukların okul öncesi eğitimde geçirdikleri süre, ebeveynleriyle yaşadıkları alışveriş deneyimlerinin artması, ailelerinin sosyo-ekonomik durumları nedeniyle çeşitli uyaranlara (daha fazla alışverişe çıkma, anne-babanın araba sahipliği ve markaya duyulan ilgi, vs.) daha fazla/daha az maruz kalmalarından kaynaklandığı söylenebilir.

Çocukların pazarlama kavramlarına yönelik biliş ve davranış düzeyle- rinin belirlenmesi pazarlama uzmanlarına çocukların ve dolaylı olarak ailelerinin hedef alındığı pazarlama uygulamalarına ışık tutması beklenmektedir. Aile sorumluluğu ve eğitim açısından ele alındığında, çocukların bu konulardaki farkındalığı onlara kendi seçimlerini daha bilinçli olarak yapabilmeleri için hazırlanmış bir zemin olarak görülebilir. Bu bağlamda konu, hem alışveriş pratiğindeki kuralları öğrenme, hem de küçük yaştaki tüketiciler olarak haklarının farkındalığını bilgilenme yoluyla kavrama açısından eğitmenler, aileler ve pazarlamacılar için önem- li bir özel alan olarak ele alınmaya değerdir.

Çocukların pazarlama kavramları hakkındaki farkındalığı firmalar tarafından reklam, satış geliştirme ve satış yeri kampanyalarında dikkate alınabilir. Özellikle çocuklar tarafından doğru algılanan kavram ve terimlerin seçimi; doğru algılanmayanların kullanılmasından kaçınma gibi bir titizlik hedef kitle filtrasyonunda kılavuz olabilir.

 

Okul Öncesi Yaş Grubu Çocukların Pazarlama
Kavramları Farkındalığı1,Zeki Atıl BULUT,Feyza TEKİNBAŞ,Muazzez BABACAN,

http://betadergi.com/uploads/pdf/okul-oncesi-yas-grubu-cocuklarin-pazarlama-kavramlari-farkindaligi-1.pdfScreen shot 2014-11-18 at 15.27.18

Satış Mühendisi Kimdir?

En kısa yoldan söylemek gerekirse, satış mühendisliği diye bir unvan olmamalı.

Neden?

Üniversitelerin mühendislik fakültelerinde böyle bir bölüm -henüz- yok. Eğitimi verilmeyen bir işin unvanını kim veriyor?

Cevap: Piyasa koşulları.

Neden?

Satış mühendisi terimi bir unvan olarak melezlik içeriyor. Aslında mühendislik branşlarından birinde diploması olan kişilerin satışla şilgili bir sektörde yer alması durumunda firmalar bu unvanı kendileri üretiyor. Örneğin bir ziraat mühendisi tarım ilaçları veya peyzaj alanında tanıtım ya da satış yapacaksa, bir inşaat mühendisi inşaat malzemeleri, bir elektrik mühendisi elektrikli motor satışı yapacaksa firma yeni bir kartvizit bastırırken, “size satış mühendisi diyelim, hem mühendissiniz zaten hem de satış yapacağınıza göre, müsterilerimiz üzerinde daha ikna edici bir etki sağlarız” diye düşünüyor.

Peki bu durumda yanlış olan nedir?

Birincisi böyle bir mühendislik dalı yokken durumdan haberi olmayanların böyle bir uzmanlık olduğunu düşünmeye başlamaları; ikincisi satışın mühendislik bilgisini gerektiren bir iş olduğu algısını yaratmasıdır.

Ayrıca mühendislerin satış sektöründe istihdamı nedeniyle tasarım yapmak dışında varolan bir ürünün satışına talip olmakla kendi işlerinden uzaklaşmaları, satış eğitimi alarak istihdam edilmeyi umanların mühendislerle rekabeti nedeniyle işsiz kalmaları da durumun uzantılı sonuçları da yok değil.

Ülkemizde eğitim alanların başka sektörlerde rahatça iş bulabilmeleri, belli bir akreditasyon süreci veya yeterlilik onayları aranmaması nedeniyle istihdam hareketliliğinin meslekler arasındaki trafiği oldukça heyecanlı ve hareketli bir akış izlemektedir.

Buna paralel olarak melez unvanlar oluşturmak da kolaylaşmakta, bazen ne olduğu anlaşılamayan, bazen eş değerde olan birkaç unvanın aynı departmanda farklı işler yapıyormuşcasına yan yana yer aldığı görülmektedir.

Satış mühendisi de böyle bir unvan. Aslında var olmayan ve olmaması gereken bir unvan.

Üniversiteler bu unvanı vermek üzere bir bölüm açar ve diploma verirse ne ala; yoksa “satış mühendisliği” diye bir mesleğin olmadığını fark ederek bu unvan yerine “satıştan sorumlu mühendis “demek daha uygun görünmektedir.

Bizden söylemesi.

 

Yeşil pazarlama altın çağında

Özünde tüketimi artırmayı hedefleyen pazarlama ile az ve öz kulanım mottosunu benimseyen çevreciliğin çarpışmasından doğan “Yeşil pazarlama” bugünün yükselen trendi

 

“Kişisel çıkarlar ve rekabet toplumu refaha kavuşturur, çünkü rekabet insanları sahip olduklarını ellerinde tutmaya yönlendirir…” Ekonominin babası olarak görülen Adam Smith bu sözleri sarf ettiği sıralarda işin çevre ve sürdürülebilirlik boyutunu düşünmüş müdür bilinmez… Ancak görünen o ki aradan geçen 300 yılda bu yaklaşımın sonuçları yok edici bir hırs ve her geçen gün artan rekabetin çöplüğe çevirdiği bir dünya oldu.  Zamanla dünyayı getirdiğimiz noktayı fark ettik ve bizleri alan telaş elimizi taşın altına koymamızı sağladı. Bugün ise dünyanın önde gelen şirketleri çevre bilincinin önem kazanmasıyla birlikte, üretim ve pazarlama stratejilerini buna bağlı olarak değiştirmeye, ardı ardına yeşile kesmeye başladılar. Artık işletmeler, üreticiler, ünlü sorumlu pazarlama anlayışının peşindeler ve buna göre hareket ediyorlar.  Çünkü John Grant’in de dediği gibi ; “Eğer ilgilenmezsek 30-50 yıl içinde hiçbir pazar kalmayacak, dolayısıyla pazarlama da olmayacak…”

1970’LERDEN BUGÜNE

20. yüzyılın başlarından itibaren, her gün daha da artan doğal kaynak kullanım hızı, buna bağlı çevresel etkiler ve çevrebilimle ilgili değişiklikler; 1950’lerde ortaya çıkan bitebileceği ile ilgili kaygıların artmasına sebep oldu. Dünyanın önde gelen şirketleri üretim ve pazarlama stratejilerini buna bağlı olarak değiştirmeye başladılar.  1970’li yıllara gelindiğinde ise doğayla barışık ürünlerin tasarımı ve satışıyla birlikte, Yeşil Pazarlama kavramı doğdu. İşte bu noktada sosyo-ekonomik birer varlık olan ve tüketicilerin davranışlarına göre ayakta kalan şirketlerin  ‘çevre duyarlılığı’ gibi hassas bir konuda da tepkisiz kalmaları beklenemezdi. Yeşil Pazarlama kavramının doğmasıyla birlikte-planların dışında gelişse de-  doğa dostu olmak bir kurum kültürü olarak benimsenmeye ve hızla yayılmaya başladı. Bu yüzden kendi sektöründe daha öncü olabilmek ve rekabette fark yaratabilmek için, bütün şirketler çevre dostu ürün ve stratejiler geliştirmeye başladı. Örneğin Nike  bundan 29 yıl önce, 1983 yılında Nike Çevre Hareket Takımı adlı bir birim oluşturdu. Bu grubun amacı çevreye yönelik eğitim, yenilik ve geri dönüşüm programları oluşturmaktı. Hazırlanan “bir ayakkabıyı yeniden kullan”  kampanyasıyla kullanılmış ayakkabıları toplayıp yeni üretimlerde kullanmak amaçlandı. Toplanan ayakkabıların makinelerden geçirilerek ayrıştırılması, küçük parçalar halinde doğranmasıyla Nike Grind denilen madde elde ediliyor ve bu kauçuk madde daha sonra top, ayakkabı ya da diğer kauçuk spor malzemelerinin üretiminde kullanılıyordu. Bu kampanya ile 7.5 milyon spor ayakkabı yeniden kullanılmıştı.

YAMAN ÇELİŞKİLERİ AŞMAK

Pazarlama, özünde tüketimi artırmayı hedefler.  Çevreci yaklaşımsa az ve öz kullanımı. Pazarlamanın varlık sebebi tüketicileri tatmin etmek ve yatırımcılara kar sağlamaktır. Oysa yeşil pazarlama, gelecekteki kuşakları düşünerek hareket etmeyi ve bugünün başarısından ve kârından feragat etmeyi önerir. İşte bu yaman çelişkiler “Yeşil” ve “Pazarlama”yı yan yana yazmayı zorlaştırsa da hiç şüphesiz çeşitli formüller deneniyor.  Basmakalıp bir tanım verecek olursak, ‘Yeşil Pazarlama’  tüketicilerin ihtiyaç ve isteklerini yerine getirirken işletmenin de hedeflerine ulaşmasını sağlayacak doğa ile dost ürünlerin tasarlanmasından, ürünün kullanım sonrasına kadar uzanan süreçleri planlayan ve yöneten pazarlama faaliyetlerine deniyor. Son otuz yıl içinde işletmeler, toplum ve fiziki çevre ilişkilerine dair bilgi birikiminin artması, “yeşil” uygulamalar kavramından ne anlaşıldığı ve pazarlama kuralları gibi konularda bir evrimi de beraberinde getirmiştir.

EN ÇOK MARKAYA YARIYOR

Çevresel sorumluluk sadece şirkete değil, hammadde üreticisi, tedarikçisi, dağıtıcısı, tüketicisi olmak üzere, değer zincirinin tüm halkalarına ait bir şey.  Ancak en çok da marka sahibi işletmelere… Toplumun gözünde belli bir kişilik ve imaja sahip olabilen markalar, yeşil pazarlamanın en etkili temsilcileri. Markalar, doğru imaja sahip olduğunda harikalar yaratabiliyor ve bu imaj pazarlama stratejileriyle doğrudan etkilişim içerisinde. Başarılı bir yeşil pazarlamanın ticari etkisini, zincirde en belirgin hisseden halka da yine marka oluyor. Öyle ki bir yanda prestij bir yanda ise satış ağlarını güçlendiren markalar yaratmak bu sayede mümkün oluyor. Mesela bugün en çevreci banka dediğinizde aklınıza ilk olarak Garanti’nin gelmesi boşuna değil… Banka, -asıl iş alanı olmamasına rağmen-  çevreci Bonus Kart gibi ürünler geliştirip, diğer yandan da orman yangınlarını engelleme, deniz temizliği, hayvan koruma programları gibi çok sayıda çevreci projeye destek veriyor.

YEŞİL YIKAMAYA DİKKAT

Bir ürünün aslında yeşil olmayıp ‘yeşilmiş gibi’ sunulmasına ‘yeşile boyama’ veya ‘yeşil yıkama’ deniyor. Pazarlama danışmanı Susan Ward bu konuda şöyle konuşuyor : “Her geçen gün daha da artan sayıda tüketicinin çevre bilincini satın almak için önemli miktarda harcama yapmasına neden olan yeşil pazarlama, aynı zamanda çok da tehlikeli. Tüketiciler doğa dostu, yeşil ürünlerle ilgili olarak oldukça şüpheci ve eğer markanın yeşil olarak piyasaya sunulan herhangi bir ürün ya da servisinin aslında öyle olmadığı, veya şirketin diğer ürün ya da servislerinin bununla çeliştiği fark edilirse, bu durum markaya ve dolayısıyla şirkete çok büyük zararlar verebilir. Yeşil pazarlama elbette çok güçlü bir pazarlama stratejisi olabilir, ancak sadece doğru kullanıldığında”

ÇEVRE DOSTU OLMAK YETMEZ

Pahalı, riskli, ya da duygusal bir artı değere sahip tüm ürünler yüksek katma değerli ürünler olarak kabul edilirler. Ve yapılan araştırmalar gösteriyor ki, pazarlamacıların yeşil pazarlama stratejilerini ürünün doğasına uygun olarak belirlemeleri başarı şansını belirleyen en önemli faktör. Yüksek katma değerli ürünlere uygulanacak çevre dostu tanımlaması tüketiciyi bu ürünü satın alma ve bu ürüne ciddi bir meblağ ödeme konusunda ikna etmek için yeterli olmayabilir. Örneğin standart ampüllerin 0,75 dolardan satıldığı 2000’li yılların başlarında Philips kompakt florasan ampül Maraton’u piyasaya sürdüğünde, 20 dolarlık satış fiyatına rağmen ciddi bir başarı elde etti. Her ne kadar birçok medya raporunda ürünün doğa dostu olması, yani yeşil pazarlamanın bu başarıda söz sahibi olduğu iddia edilse de, aslında bu başarının nedeni piyasaya sunulan bu ampüllerin uzun vadede ciddi bir elektrik tasarrufu sağlaması, 5 yıl gibi uzun süreli dayanıklılığa sahip olması ve Philips markasına duyulan güvendi.’  Görünen o ki geldiğimiz dünya Adam Smith’in “rekabette keramet” anlayışıyla yönetilmekten çok uzak… Dünya bugünün sorumululuk sahibi şirketlerinin omuzlarında yükselecek bir noktaya geldi bile.. Peki siz sorumluluğunuzun ne kadar farkındasınız?

 

b_154541

YEŞİL ÜRÜNLER

Yeşil  Notlar

3M firması “Greener Notes” adı altında yeni ürünler piyasaya sürdü. Kağıt temelli geri dönüşümlü malzemeden ürettikleri bu yeni post-it’lerin çeşitleri de bulunuyor. %100 geri dönüşümlü, içinde en az %30 geri dönüşümlü malzeme kullanılmış olanlar vs.  Alınan her paketten çıkan kodlar bir web adresine giriliyor ve 3M bu aldığınız ürün vesilesiyle bir ağaç dikiyor.

Yeşil Kılıf

Papernomad isimli firma, iPad, cep telefonu ve laptop gibi mobil cihazlar için %100 organik kâğıt kılıflar ve kâğıt çantalar üretiyor. Kılıflardaki kâğıt biyo-polimerlerden ve farklı katmanlardan oluşuyor. Bileşimde ayrıca pamuk bulunan kâğıtlar kenevir ve koyun yünü liflerinden oluşan bir astarla kaplanıyor ve bu şekilde diğer elektronik cihazların etkileşimine karşı manyetik bir koruma sağlıyor

Yeşil Selpak

Standard polietilen ambalaj malzemelerinin doğada çözünme süresi 200 ile 1000 yıl arasında değişirken, Selpak’ın doğada çözünür ambalajı 2 ila 5 yıl içinde doğada çözünme özelliğine sahip. Patentli özel bir proses ile üretilen doğada çözünür ambalaj malzemesi, toprağa karıştıktan sonra bio-bozunma süreci başlıyor ve doğada tamamen kayboluyor. Türkiye’de ilk ve tek olan bu uygulama ile Selpak bio-polimer ambalajları doğada tamamen çözünüyor.

YEŞİL ŞİRKETLERDEN BAZILARI

HP İLKLERİN ÖNCÜSÜ OLDU
Global anlamda yeniden kullanılabilirlik ve geri dönüşüm alanında çalışma yapan ilk şirketlerden biri de HP. Kurum ilk olarak 1981‟de yeniden kullanılabilir ürünler kullanmaya ve 1987’de de geri dönüşüm uygulamaya başladı.  2007 yılına gelindiği zaman, 2006 yılına oranla % 31’lik bir büyümeyle, yaklaşık olarak 29,500 ton ağırlığına ( 60 milyon dolar ) denk gelen 3 milyon hardware ürünü yeniden kullanmak üzere toplandı…HP bugün de HP LaserJet ve mürekkep püskürtmeli baskı kartuşu iade ve geriye kazandırma programını devam ettiriyor.

HAYAT SU ŞİŞELERİ KISALTTI

Pet su şişelerin hem boyunları kısaldı hem de kapak kalınlıkları inceldi. Hayat Su, ambalaj malzemelerini azaltma projesi kapsamında  kullandığı malzeme miktarını, şişe ağırlıklarında %20, kapaklarda ise, %30 oranında azaltmış. Bu tasarrufla da, 5 yıl içinde 15 milyon şişeye denk bir kazanç elde etmiş. Hayat Su, kısa boyun projesi ile de, çevre koruma, karbon ayak izi ve su ayak izini azaltma konusundaki bilgileri de yarım litrelik ambalajlarına taşımış.

GE ÇEVRE VE HAYALİ BİR ARAYA GETİRDİ

General Electric, “ecomagination” stratejisini  2005 yılında hayata geçirdi. Temelinde de GE müşterilerinin masraflarını azaltmalarını sağlayan ve istihdam yaratan inovatif, yaratıcı teknolojiler geliştirmek yatıyor. Ecomagination dahilindeki ürün portfolyosunda 140’tan fazla ürün ve çözüm dahil oldu.  Bu sayede GE sera gazı emisyon oranını 2004 yılına kıyasla %29, Su kullanımı oranını ise 2010 yılına kıyasla %13.5 oranında azalttı. GE’nin hedefi 2015 yılına kadar, Ar Ge yatırımlarını  10 milyar dolara yükseltmek.

VOLVO JAPONYA’DA PAZAR PAYINI KATLADI

İsveçli otomobil şirketi Volvo, 1996 yılından bu yana Japon tüketicilere otomobillerin üretim ve kullanım aşamasındaki çevresel etkileri ve her bir modelin geri dönüştürülebilme nitelikleri hakkında promosyon mesajları veriyor. Çevreye ilişkin bu hassas mesaj stratejisi sayesinde Volvo, Japonya’daki pazar payını yüzde 17 artırmış durumda. Satışları da 20 bin 500 adetten 24 bin adede ulaştı. Bu başarı üzerine Volvo, Avrupa, Avustralya ve Amerika pazarlarında da aynı stratejiyi uygulamaya başladı.

MERCEDES SÜRÜŞ EĞİTİMLERİ VERİYOR

Alman otomobil üreticisi Mercedes  müşterilerine karbon salınımını yüzde 60’a düşürmelerini mümkün kılacak sürüş eğitimleri veriyor. Bunu da iletişim kampanyalarında kullanıyor.

 

kaynak

 

Toyota’da satışlar tavan yaptı

Şirket, temmuzda 5 bin 289 araçla en yüksek aylık satış adedine ulaştı.

Toyota, temmuz ayında ulaştığı 5 bin 289 adetle bugüne kadar Türkiye’de gerçekleştirdiği en yüksek aylık satış adedine ulaştığı bildirildi.

Toyota’dan yapılan açıklamada, Toyota’nın, geniş ürün yelpazesi, üstün teknolojisi, dayanıklılığı, güvenliği ve yüksek ikinci el değeri gibi, özellikleriyle dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de en çok tercih edilen marka olduğu belirtildi.

Toyota’nın, temmuz ayında ulaştığı 5 bin 289 adetle bugüne kadar Türkiye’de gerçekleştirdiği en yüksek aylık satış adedine ulaştığı dile getirilen açıklamada, Toyota Finans Sistemi’nin devreye girdiği ilk ay itibariyle rekor satış getirdiği kaydedildi.

Konuya ilişkin bir değerlendirmede bulunan Toyota Pazarlama ve Satış A.Ş. Üst Yöneticisi (CEO) Ali Haydar Bozkurt, şunları ifade etti:

“2014 yılı için hedeflediğimiz 50 bin satış adedine ulaşmak için yoğun bir tempo ile çalışıyoruz. Daha önce de olduğu gibi müşteri odaklı hizmet anlayışımızı sürdürecek ve daha da geliştireceğiz. Hedefimiz Toyota’yı Türkiye’nin en sevilen markası yapmak. Hem satış hem de satış sonrası hizmetlerinde memnuniyet çıtasını sürekli yükseltiyoruz. Toyota, tüketiciler gözünde yüksek marka değerine sahip.

Biz buna ek olarak, markamızı daha çekici kılan artı bir değer daha yarattık ve herkesi Toyota sahibi yapmak amacıyla Temmuz başında Toyota Finans Sistemini hayata geçirdik. Çalışmalarımız meyvesini vermeye başladı. Toyota’nın Türkiye’deki en yüksek aylık satış adedini 5 bin 289 adetle Temmuz 2010’da kırarak tarihi bir rekora imza attık. Müşterilerimizin markamıza yönelik takdirlerinin katlanarak artacağına inanıyorum. Öncelikli hedefimiz bu başarıyı bundan sonraki aylarda da sürdürmek.”

 

 

 

 

kaynak

Internet of Things

Pazarlama yirminci yüzyılda öğrenilen ve öğretilenden çok farklı bir noktaya geldi. Eski dünyanın kodlamalarıyla yapılan tanımlar bugünkü gerçekleri karşılamıyor. Amerikan Pazarlamacılar Derneği (AMA) her yıl küçük eklemelerle özene bezene geliştirdiği tanımda yakın bir zamana büyük değişiklik yapmak zorunda kalabilir.

Bu işle ilgili, ilgisiz herkesin çok kolay bir şekilde söylediği pazarlama değişiyor ifadesine müşteri, paydaş, sosyal sorumluluk ve benzeri perspektiften bir çok karşılık bulunabilir. Ancak bilişim teknolojilerinin yarattığı etki bunların çok ötesinde sonuçlar yaratıyor. Özellikle internet kullanımının baş döndürücü bir hızla yayılması pazarlama tanımını ciddi ölçüde değiştiriyor. İnternet kabaca  birbirine bağlı milyonlarca bilgisayardan oluşan bir ağ sisteminin adıdır. Her bilgisayar bir kişiyi ya da kurumu temsil ettiğinden internet deyince kişiler ve kurumlar düşünülmektedir. Günümüzde bu yaklaşım aşıldı. Her bir cihaz, aygıt, araç ya da adına ne derseniz deyin “herşey” ağ sisteminin bir parçası oldu. Kişiler ve kurumlardan bağımsız unsurlar da ağ sistemine girdiler. İnternet Protokol numarası (IP) aynı olsa da aynı lokasyondaki bir çok cihaz ağ sisteminde bağımsız olarak çalışabiliyor. Örneğin telefonlar, tabletler, saatler, televizyonlar, klimalar, kombiler, müzik sistemleri, fırınlar, soğutucular, ısıtıcılar ağ sisteminde tanımlanabiliyorlar. Bunların yanısıra kazaklar, gömlekler, ceketler, kabanlar, ayakkabılar da ağ sistemindeki yerlerini almaya başladılar. Giyilebilir teknolojiler dünya pazarlarana sunulmaya başlandı.

Herşeyin internetle ilişkilendirilmesi “şeylerin interneti” dünyasına geçişi getirdi. Ağ sistemindeki herşey birbiriyle konuşabiliyor. Veri aktarımı yapabiliyor. Basit algoritmalarla bu verileri yorumlayıp hayatı kolaylaştıracak önlemleri alabiliyor. Makinelerin birbiriyle haberleşmesi “M2M” tüketiciler kadar şirketlerin de verimlilik, karlılık ve ekonomiklik sorunlarına çözümler yaratabiliyor. Bu durumda “ihtiyaçlar mı pazarlamayı yoksa pazarlama mı ihtiyaçları harekete geçirir?” sorusunu daha derin analiz etmek gerekiyor.

Teknolojik altyapı, araştırma geliştirme geleneği, üniversite-sanayi işbirliği, mühendislik birikimi, yetenek yönetimi gibi kavramlar yeni pazarlamanın köklerini oluşturuyor. Pazarlama yönetimi iletişimde ve dağıtımda ağ sistemlerinin yarattığı tüm yeni imkanları kullanabiliyor. Fiyat yönetimi ise başlı başına yeni bir iş alanına işaret ediyor. Ürün yönetimi ise daha geniş bir perspektifle değerlendiriliyor. Pazara sunulacak yeni ürünler hangi diğer ürünlerle uyum içinde konuşacak ve paylaşımda bulunacak sorusu hep aklımızda.  Her yeni ürün diğer ürünlerin tamamlayıcısı, bileşeni ve destekleyicisi olmak durumunda. Yakın bir zamanda pazarlama yönetimi alanı kendi içinde daha da uzmanlaşmış alt kırımlara bölünecek. Şirketlerde pazarlama yöneticilerinin yerini farklı isimlerle anılan ancak pazarlama bileşenlerinin işlerini yürüten yöneticiler alacak. İşte o zaman Amerikan Pazarlamacılar Derneği’nin yaptığı tek tanım bölünerek çok sayıda tanıma dönüşecek.

imagesİbrahim Kırcova

Pardon “Değerli Müşterim” mi Dediler?

Pardon “Değerli Müşterim” mi Dediler?

Paramı emanet ettiğim bankamı sevmiyorum. GSM operatörümden haz ettiğim, doğalgaz tedarikçimden elektrik, TV yayın platformumdan keyif aldığım da söylenemez.  Zira, müşteri olarak değer gördüğüme inanmıyorum.  Oysa hayatımızdaki markalar bulduğu her fırsatta “değerlisin” diyor.  Misal internette binlerce markaya ait değerli müşterimiz sayfası var.  Elimi uzatsam telefonuma, ulaşırım markama.  Ama…

İşte sevgi de nefret de bu ama’da saklı.  Elimi uzattığım telefonda; on beş dakika telesekreterin istediği tuşlara bastıktan sonra uzunca süre hatta bekliyorum.  Zira markam başka bir değerli müşterisi ile konuşuyor.  Çok da zevkim olmayan bir müzikle başbaşayım.  Markamın vakti benimkinden değerli.  Unutmadan söyleyeyim.  Bir ara tuşlamada geç kalıp hattan düşüyorum. Yeni baştan başlıyorum. “Ya bu sürece annem-babam girmek zorunda kalsaydı?  Tuşlamaya yetişemezlerdi” düşüncesi geçiyor zihnimden ışık hızıyla. Sonra aklıma geliyor, değerli babam, markanın ayağına gidiyor böylesi hallerde.

Zaman en değerli şey denir ya, o değerli şeyden hatırı sayılır bir harcama yaptıktan sonra, bana değerli olduğumu hissettirmesini beklediğim çalışan ile konuşmaya başlıyorum. Güler yüzlü personelin gülüşünü telefonun öbür ucunda hissediyorum.  Şahane!  Güler yüzlü personel, “Haklısınız! Evet! Sizi anlıyorum” diyor sürekli, ama ilgili kimse o değilmiş, yetkisi yokmuş, sistemde kayıt bulamıyormuş, başka bir numarayı aramam gerekirmiş…  Haklıyım, güler yüzlü personel beni anlıyor! Harika.  Ama sorunum çözülmüyor.  Öfkem daha da artıyor.  Tüm bu lafları bir başka güler yüzlü personele tekrarlayasım yok.

Sorunum ne mi? Adres değişikliği yaptım ve bunu bildirdiğim günlerde benimle ilgilenen bir başka güler yüzlü ancak işitme kaybı olması hayli muhtemel kardeşim adresimi yanlış almış.  Ondan sonraki tanışım güleryüzlü kardeş nedenini hiç anlayamadığım bir şekilde düzeltmeyi yapmamış.  Tek istediğim hatanın düzeltilmesi.

Bozulan sinirlerimi, kaybettiğim yarım günümü, ekstrelerim elime geçmediği için yüklendiğim faizlerimi alıp gidesim geliyor bir başka markaya, da öfkeliyim. Bilgisayarımın bile soğumaya ihtiyacı oluyor zaman zaman.  Benim neden olmasın?

Değerliyim,  ama  “Değerli müşterimiz, değerini abartma” diyor ya güler yüzlü eleman,  şiddetli bir haksızlık duygusundaydım.  İnternetten arayıp tarayıp, genel müdür yardımcısının faks bağlantısını buluyorum.  Beyefendinin kankisi olmadığım için e-mail yazacak değildim.  Bir mektup yazıp, genel müdür yardımcısına faks olarak gönderiyorum.  Yanıt gelmiyor haliyle.  Koskoca markanın genel müdür yardımcısı her öfkelenen haklı müşterisine yanıt mı verecek? Değerli müşteri! Haddini bil!

Değerli olduğumu söyleyen bir başka kurumun hizmetini de her gün kullanıyorum.  Öyle değerliyim ki bir dolu seçenek sunuyorlar bana.  Ama itiraf ediyorum kafam karışıyor, hangisi benim için en akıllıca seçenek? Bilmiyorum.  Misal, telefonumla hem gece hem gündüz konuşurum, şehir içi-dışı, ülkelerarası, hafta sonu-hafta başı, kademe kademe uzaklıkta ülkelerarası konuşurum.  İnternete girerim, mesaj atarım, fotoğraf gönderirim.  Telefonum olmadan asla! Ama öyle ince hesaplamalar yapmışlar ki dakikası dakikasına, mesajı mesajına, gb’si gb’sine.   Lakin hala net değilim hesaplı tarifem konusunda. Net olan kimseyle de karşılaşmadım.   Birileri böylesi karmaşık tarifeler yaratan, ödeme seçenekleri sunan markalara “ortalama müşteri” kavramını anlatmalı.  Belki onlar da bize seçeneklerle kafası karışmış müşterilerin bıraktığı muhteşem kar oranını açıklarlar.

Öyle özel durumlar vardır ki değerli olduğumuzu gerçekten hissetmemiz şarttır.  Sağlığımız söz konusu olduğunda ötesi yok zaten.  Hastanın ultrason çekilebilmesi için su içmesini sağlamak yerine 450 liralık serum bağlamak, ambulans hizmet bedeli olarak 1400 lira talep etmek, buna hazırlıklı olmayan ailenin elinden altınların almak herkesin başına gelebilecek şeyler değil elbette.  Ama yaşanmış örnekler. Hepimizin yaşadığı daha yaygın, basit tirikler de yok değil.  Belirli bir laboratuvardan tahlil yaptırmaya yönlendirildiğimiz deneyimler yaşamış, yönlendirilen kurum dışında yapılan tahlilleri dikkate almayan hekimlere siz de rastlamışızdır… İnanması zor, ama, değerli müşterileriz…

İşte bu yüzdendir ki her kim bana “değerli müşterim” dese az biraz irkilirim ben.  Pazarlama alanında çalışan bir bilimci olarak irkilirim üstelik.  Lakin bildiğim tek şey var, samimi olmayan bireyler, şirketler, işletmeler, kurumlar kaybetmeye mahkumdur.  Hangi “değerli müşteri” kaybettiği bir oyunu ikinci kez oynar ki?  Eskiden, rekabetin böylesine güçlü olmadığı günlerdeymiş “yenilen pehlivanın güreşe doymazlığı”.

İşletmeleri ne işgörenleri, ne tedarikçileri ne de borç kaynakları, önce memnun edemedikleri müşterileri terk eder…

 

Gülfidan Barış

gbaris@anadolu.edu.tr

Tüketim Kavramı ve Mekan İlişkisi

Yüzyıllar boyunca insanlar  değişen ya da dönüşen biçimlerde alışveriş yapmışlar ve yaşanan çağın gereklerine uygun alışveriş mekanları yaratmışlardır. Alışveriş için Antik Yunan’da “agora”, Roma döneminde “forum” yapılarıyla ilk planlı alışveriş mekanları oluşturulmuştur. Ortaçağda kurulan pazaryerleri ve panayırlar katedraller çevresinde ve meydanlarda oluşturulmuştur.12.Yüzyıldan sonra, üstü kapalı tekil dükkanlar aynı zamanda depo ve tüccarın evi olarak hizmet vermiştir.

Portikolar, bedestenler, kapalı çarşılar, arastalar çağın alışveriş mimarisinin canlı örnekleridir (Batı, 2007,3-8; Ayhan,1987,5-15; Coleman 2006). Tarihsel gelişim içinde 17.Yüzyılda fuar, panayır türü alışveriş etkinlikleri, dökme demirden çok katlı kapalı fuar mekanlarını, iki katlı mağazaları içererek çeşitlilik gösteren bu mekanlar, yerini Endüstri Devriminden sonra çelik ve cam teknolojisiyle şeffaf çatılı, aydınlık, geniş pasajları olan yapılara bırakmaya başlamıştır.

Özellikle, II.Dünya Savaşı’ndan sonra AVM mimarisinde değişim yaratan unsurlar büyük iç genişlikler, havalandırma sistemleri ve yürüyen merdivenlerin bulunuşu olmuş, katlar arasındaki bölmeler kesintisizliğe uğramıştır (Tokyay,2005,www.yapi.com.tr).

1950’li yıllarda banliyölerin gelişimiyle açık mekanlarda kurulu olan ticaret merkezleri, 1960’lı yıllarda A.B.D.’de “mall” kavramını ilk kez ortaya atan mimar Victor Gruen ile kapalı ve entegre yeni bir forma kavuşmuştur. “Alışveriş merkezlerinin, değişik gelir gruplarına hitap eden konut alanları, sosyal, kültür  merkezleri, eğlence ve dinlenme yerleri ile beraber geliştiği durumlarda bu merkezlerin daha insancıl ve yaşayan mekanlar haline geldiği” fikrini savunan Gruen, (Ayhan,1995,21; Uffelen,2008,8) atrium ve arkadlarla alışveriş mekanlarının birbirine bağlandığı bu mekanların tasarım olgusunu şöyle açıklamıştır: “..iç mekan dükkanlarıyla fiziksel ve görsel karşıtlık yaratarak insanlara dışarda olma hissi verirken, iklimlendirme, mola verme, havuz, peyzaj ve heykellerden görsel tad alma eylemi asıl amaçtır” (Hornback’ten aktaran,Önbilgin vd,2002,23) Aynı yıllarda Batı Avrupa’da aynı hızla gelişme gösterememiş olan AVM hareketi, ancak 1970’lerde önce kent içinde daha sonra kent dışında yerleşim göstererek gelişmiştir (Alkibay,2007,29-30).

Tüketimin mekansal olarak organize olduğu AVM’leri, pazarlama karmasının ”yer” (place) bileşeninin somutlaşmış boyutu olup   tarih boyunca şekil değiştiren perakende satış noktaları entegrasyonunda son noktadır.Tüketim, zaman içinde nitelik bakımından değişen yapısına bağlı olarak, ihtiyaca dayalı akılcı alışverişten, kitlesel, simgesel, plansız, hedonik ve deneyimsel tüketimle; nicelik bakımından artan tüketim miktarına bağlı olarak büyüyen alışveriş mekanlarıyla açıklanabilir.

Günümüzde gündelik yaşamın örüntüsünü oluşturan havaaalanları, oteller, müzeler, alışveriş merkezleri ve hatta konut, tüketimin kendine özel mantığı içinde oluşturulmakta, bu mekanları kullanan insanlar ile mekan arasındaki ilişki de artık kullanıcı ve fayda ilişkisi temelinde değil, tüketici kavramı üzerinden oluşmaktadır. Hatta, Marc Auge’nin mekan  tipolojisi yorumlarıyla tanımladığı “yok-yer,yok-mekan” (non lieu) kavramları havaaalanı, market, AVM gibi mekanlar gibi bir amaca bağlı olarak ve belli talimatlarla orada bulunulan, kültürel pratiği olmayan, anı biriktirilmeyen mekanlardır” (Yırtıcı,2009,134). Üretilen ve tüketilen bir nesne olarak mekan, toplumsal göstergeler sisteminin ve tüketim kalıplarının bir parçası olarak hem edilgen olgu; hem de tüketim ilişkilerini doğrudan etkileyen, örgütleyen bir dizi dinamiği barındıran” (Yırtıcı,2002,9) etken bir olgudur. Dolayısıyla mimari ve tüketim arasında karşılıklı, tetikleyici ve dönüştürücü bir etkiden sözedilebilir.

Kent içi yerleşimlere bakıldığında alışveriş mekanları yapısal olarak  cadde üzerinde,  şehrin merkezinde çekiciliği olan dükkan ve mağazalar, trafiği yoğun arterlerde yapılanmış veya eklenmiş yapılar veya alışveriş merkezleri şeklinde ortaya çıkmıştır. Nüfus artışı ve kentleşme ile artan arazi bulma zorluğuna araç sahipliğinin artışı da eklenince alışveriş mekanları giderek kent dışına taşınmaya başlamıştır. 2000’li yıllarda standart alışveriş biçimleri başarısızlığına tepki olarak, yeni bir perakende biçimi kurmak için kapalı ve dış alanı birleştirme yoluyla hibrid merkezler ortaya çıkmıştır ve yeni kent formları ihtiyacı da dikkate alınarak terörist saldırılara karşı önlemler de tasarımlarda yer almaya başlamıştır. (Coleman, 2006,68)

Günümüzün tüketim mekanları, bugün kentsel ve kamusal alanların yerine geçen, açık ya da kapalı alanlarda yapılanmış, “kent içinde kent-kasaba-köy” konumunda olan ve geleceğin tüketim kalıplarının ve sosyal yaşamının zeminini oluşturan yapılardır.

İnsan davranışlarının bu mekanlar içinde yeni boyutlar kazandığı, sosyalleşme biçimlerinin değiştiği, alışveriş kültürünün yeniden boyutlandığı gözlenirken AVM ler çok yönlü araştırmalar için de verimli bir zemin oluşturmakta.

 

Yazının tamamı için

Teknoloji bağımlılığımız artıyor

Türkiye Bilişim Derneği Başkanı Menteş, Türkiye’de son 3 ayda 56 teknoloji etkinliği yapıldığını, bunlardan çoğunun ürün pazarlamaya dönük olduğunu belirterek Türkiye’nin teknoloji bağımlılığını arttığını bildirdi.

 

Türkiye Bilişim Derneği Başkanı Turhan Menteş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bilişim sektörünün pazar hacminin büyüdüğünü ancak işlem hacminin büyümesinin sektörün büyümesi anlamına gelmediğine işaret etti. “Yap-sat bile olmadan al-sat” ile Türkiye’nin dünya ile rekabet edemeyeceğini vurgulayan Menteş, şunları söyledi:

“Bilişim sektörünün üretici bir yapıda olması lazım. Katma değer üretmesi lazım. Bu sadece ticarette sağlanmaz. Başka faktörlerin devreye girmesi ile sağlanır. Neyle sağlanır; belirli konularda üretim yaparak, ara katman yaratarak, innovatif yaklaşarak, yeni ürün çıkararak. Servis grubunu, bu serviste verilen hizmetleri artırarak, yazılımın payını artırarak sektörü büyütebilirsin ancak. Bunun en güzel örneği iletişim sektörüdür. Bu sektör neredeyse katma değeri sıfır olan, yurt dışından gelen cihazları Türkiye’de pazarlayan ve sadece operatör işlemi yapan, operasyonun alt yapısını da aslında uluslararası donanımlarla gerçekleştiren bir yapılanma var. Bu yapılanma doğru bir yapılanma değil, çünkü sürdürülebilir değil.”

TBD Başkanı Menteş, Türkiye’nin bilişim alanında başarılı olabilmesi için acil olarak Teknoloji Politikaları Merkezi kurması gerektiğini söyledi.

Turhan Menteş, “Son 3 ayda Türkiye’de 56 etkinlik yapıldı. 5’i hariç hepsi ürün, teknoloji pazarlama etkinliğiydi” dedi.

Teknoloji bağımlılığımız artıyor” diyen Menteş, “Türkiye’den yazılım geliştirmesi ve sadece 26 milyon kişinin bu işle uğraştığı Hindistan ile rekabet etmesi bekleniyor. Benim kızdığım nokta bu; biz neden kendimizi kısıtlıyoruz? 26 milyon ucuz iş gücüyle mi rekabet edeceğiz, marka yaratacağız?” diye sordu.

 

 

 

 

 

 

kaynak

Doğa Bilinci VS Tüketim Çılgınlığı

Toys “R” Us… Çocuğu olan herkes bu ünlü oyuncak zincirini bilir. Yenilikçi ürünleri ve kampanyaları ile çocukların ve ebeveynlerin gözdesi olan bu Dünya markasının son reklam kampanyası oldukça dikkat çekici!!!!

Reklam Birleşik Devletler’de hazırlanmış. 6-7 yaşlarında bir grup çocuk doğa gezisi yapmak üzere otobüse biner. Rehber çocuklara önce ağaçlardan bahsederken birden günün sürprizini(!) aktarır. Ağaçları tanımak üzere ormana değil Toys “R” Us’a gidiliyordur. Çocuklar sevinçten çılgına döner ve otobüs devasa mağazanın önünde durur. Sonrasında çocukların oyuncaklarla oynarken neşesi ve oyuncaklar hakkındaki görüşlerini görüyoruz.

Günümüzde neden mi tüketim çılgınlığından bahsediyoruz? Yorumu size bırakıyorum….

http://www.youtube.com/watch?v=q5SXybm6bss

ben-©-EDE…

ÇAĞDAŞ PAZARLAMA EĞİTİMİ

Çağdaş pazarlama eğitimi nasıl olmalıdır? Bu alanda eğitimin ihtiyaçları nelerdir? Nasıl saptanmalıdır? Nasıl uygulanmalıdır? Bu konuda kimlerin görüşü dikkate alınmalıdır?

Temel olarak sorulabilecek bu soruları çoğaltmak ve çeşitlendirmek ve hatta sorun sayısı kadar çözüm bulmak da mümkün olabilir.Ancak belki tüm sorun ve çözümler için çözüm yaklaşımı aramak ve üzerinde tartışmak  daha gerçekçi bir yöntem olacaktır.

Çağdaş pazarlama kavramı gibi, çağdaş pazarlama eğitimi kavramı da belki üzerinde tek bir tanımda buluşulamıyacak kadar kurumsal ve kişisel deneyimlere ve yeniliklere açık bir konumda bulunmaktadır. Ancak yine de öncelikle pazarlama eğitimini gerekli kılan koşullara bakarak  temel gereksinimleri ve nitelikleri belirlemek zor olmayacaktır.

Pazarlamayı gerekli kılan tüm koşullar, pazarlama eğitimini de gerekli kılan koşullardır.Bu çerçevede,

¨      Bilindiği gibi gelişen dünya ticareti karşısında pazarlara giriş giderek güçleşmekte ve daha donanımlı  ve bilinçli pazarlama uzmanlarına ihtiyaç duyulmaktadır.

¨      Ekonomik, teknolojik ve kültürel alışverişler sonunda, pazarlama teorilerinin uygulamadan etkilenmesi gibi, eğitimin de uygulama sorun ve güçlüklerinden yola çıkarak geliştirilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu durumda  öğretim veren kurumlar ile uygulamacılar arasında bir köprü kurulması gerektiği açıktır.

¨      Öte yandan firmaların istihdam politikalarına bakıldığında pazarlama  ve satış ile ilgili görevlere getirilen kişilerin çoğu kez çok ilgisiz eğitim alanlarından gelen kişilerle sağlandığı dikkat çekmektedir.Dolayısıyla doğru  ve verimli bir istihdam sağlayamayan firmaların yol açtığı yeni sorunlardan da söz etmek  doğru olacaktır.

Öğrenen örgütler kavramı çerçevesinde bakıldığında da –genel bir yaklaşım olarak-firmaların sürekli öğrenme kavramına çok yakın durmadıkları, eğitimi pahalı ve gereksiz buldukları  söylenebilir.Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde bu kanının yaygın olduğu da açıktır.(Tatlıdil-Candemir;1998;197)

¨      Ancak buna karşın pazarlama eğitimi veren kurumların eğitim ve öğretim planlarına bakıldığında genel olarak statik bir yapıyla karşılaşılmaktadır. Pazarlama uygulamalarını dünya ekonomisindeki gelişmelere endeksli bir seyir izlemesi, pazarlama eğitimi veren kurumların öncelikle kendi öğretim planlarına eleştirel gözle bakması, bunları uygulamayla birleştirerek geliştirmesini adeta zorunlu hale getirmektedir.

¨      Öte yandan pazarlama eğitimi alan kişilerin çalışma alanlarında karşılaştığı güçlükler ve ülkemiz için egemen olan toplumsal değer yargıları bu eğitime daha fazla önem verilmesini ve giderek toplumsal bir bilinç oluşturulması gerektiğini de düşündürmektedir.

¨      Mesleki imaj açısından ele alındığında pazarlamacılık henüz prestij sağlayan, gençlere tavsiye edilen gözde meslekler sıralamasında hakettiği yeri almamıştır.(Babacan,1997,41).Bu olguyu da dikkate alarak pazarlama eğitimini, toplumsal değer yargılarını da etkileyebilecek biçimde tasarlamak gereği doğmaktadır.

 

O halde pazarlama eğitiminin gerekleri ve önkoşulları belirlenmeye çalışılırsa şu faktörler  dikkati çekecektir:

¨      Gelişen ve değişen ekonomik, sosyal ve kültürel trendleri anlama, izleme ve değerlendirme
yeteneği ,

¨      Ülke ve dünya ekonomisi içindeki gelişmelere ayak uydurabilecek donanımda bilgi, beceri ve uyum nitelikleri kazandıran,

¨      Yeniliklere ve gelişmelere açık,

¨      Teknolojiyi pazarlama uygulamalarının gerektirdiği ölçüde takip edebilen,

¨      Kişisel beceri ve yaratıcılığı geliştiren,

¨      İnsan ilişkilerinde başarı sağlayan,

¨      Toplumsal / yerel  değer yargılarını olumlu yönde etkileyen bir eğitim için tasarlanmış öğretim planlarına ihtiyaç duyan bir eğitim.

 

Ülkemizde pazarlama eğitimi veren yükseköğretim kurumlari içinde, doğrudan ve sadece pazarlama eğitimi veren eğitim kurumları meslek yüksekokulu düzeyinde bulunmaktadır.Bilindiği gibi fakülte düzeyinde pazarlama eğitimi almak için  iktisadi idari bilimler fakültelerinin işletme bölümleri veya işletme fakültelerinde verilen ve sayıları beş civarında bulunan pazarlama derslerinden yararlanmak mümkündür. Eğtim  amaçları açısından bakıldığında daha çok mesleki bilgi ve beceri kazandırmaya yönelik olan meslek yüksekokulların da fakülte ders programlarını örnek alan teorik dersleri fazlasıyla benimsediği, fakültelerde ise daha çok yönetsel  karar verme çerçevesinde  aktarılan pazarlama bilgilerinin öne çıktığı bilinmektedir.