Veri Madenciliği ve Bilimsel Araştırma Süreci

Bugün sıklıkla duymaya başladığımız veri madenciliği ifadesi, genel itibariyle veri setlerinden anlamlı ve kullanışlı bilgiler elde etme süreci olarak tanımlanabilir. Bilgi teknolojileri ile küçülen dünyada, organizasyonlar veya bireyler için veri toplamak, yavaş yavaş önemli bir problem olmaktan çıkmakta ve esas problem toplanan verilerin depolanması ve analiz edilmesine evrilmektedir. Her bir alışveriş, attığımız her bir elektronik posta, hatta bastığımız her bir klavye tuşu ile büyük veri setlerinin oluşumuna bir katkı da biz sağlamaktayız. İşte oluşan bu veri yığınlarının analizi veri madenciliği araç ve teknikleri ile mümkün olmaktadır. Veri madenciliği araçlarının ve tekniklerinin yetenekleri; öngörüleme, sınıflama, tahmin etme, tanımlama, kümeleme ve veriler arası örüntüler yakalama olarak kabaca sıralanabilir. Bu yeteneklerin bazıları mevcut durumu ortaya koyan “Ne?” sorusuna cevap ararken, bazıları ise geleceğe yönelik açıklamalarda bulunmak için “Ne olacak” sorusuna yanıt aramaktadır. “Büyük veri” ve “veri madenciliği” kavramlarının tanımlamalarını ve bu kavramların günümüzde geldiği nokta ve içerdikleri anlamları bir başka yazıya bırakıp bu yazıda veri madenciliğinin bilimsel araştırma sürecine etkisi üzerinde durmak istiyorum.

Bir bilimsel araştırma süreci döngüsü, araştırmacının bir sorun hissetmesi ile başlayan ve sorununa bir çözüm getirmesi (veya getirememesi) ile biten döngüsel bir süreçtir. Bu süreç dahilinde araştırmacı kabaca; sorununu bir bilimsel araştırma problemi haline dönüştürür, araştırma hipotezleri kurar, veriler toplar, hipotezlerini sınamak için analizler yapar.

Veri madenciliği tekniklerini temel istatistiksel tekniklerden ayıran özeliklerden birisi de veri madenciliğinin veri kümeleri içerisinde bulunan gizli bilgileri ortaya çıkarmaya yönelik olmasıdır. Geleneksel istatistiksel metotlarla veri kümelerinden beklenmeyen bilgi çıkarımı mümkündür ancak veri madenciliği direk olarak veri kümesi içerisinde gizli ilişki, örüntü, birliktelikleri ortaya çıkarmaya yöneliktir. Bu haliyle bir veri madencisinin, bilimsel araştırma süreci klasik bir biçimde -bir sorun hissetmesi ile- başlamayabilir.  Onun için sorunun kendi zaten yığın halinde ortada duran büyük veri kümeleridir. Araştırma başında kurulacak hipotezlerde bazen anlamını yitirebilir (Tabi çok genel hipotez cümlelerinden bahsetmiyorum). Zira veri kümesi içinde gizli bilgileri ortaya çıkarmaya yönelik bir araştırmada bulunan sonuçlar daha önce hissedilmemiş ve dolayısıyla araştırma problemine dönüştürülememiş ve hipotez cümleleri oluşturulamamış bilgilerdir.

Sonuç olarak; veri madenciliği enstrümanlarının klasik araştırma süreci ezberini bozduğunu söylemek çok da yanlış olmaz.

NOT: Yazının başında kullanılan resim;  www.brainlesstales.com sitesinden alınmıştır. Orjinal resim için tıklayınız

BEYİN SATIN ALIRKEN NASIL ÇALIŞIR?

Davranışsal ekonomi yaklaşımı satın alma gibi ekonomik kararlarımızda rasyonellikten çok duygusallığın ağır bastığını savunur. Bu haliyle de ekonominin temel varsayımı olan ve kişilerin ekonomi ile ilgili konularda rasyonel davrandığını vurgulayan ”homo economicus” kavramını çürütür diyebiliriz.
Behavioral Economics yani davranışsal ekonomi, satın alma ve tüketim faaliyetlerimizi incelerken ekonomik modellere ek olarak teknolojik, psikolojik ve sosyolojik etkenlerin de içinde olduğu teorilerin ortaya atılması gerektiğini savunan yaklaşımdır. 2002 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü ilk kez bir psikoloji profesörünün (Daniel Kahneman) kazanmasıyla dikkatleri üzerine çekerek incelenmesi gereken bir alan olduğu konusunda bilim adamlarına sinyaller vermiştir…

Davranışsal ekonomi yaklaşımı satın alma gibi ekonomik kararlarımızda rasyonellikten çok duygusallığın ağır bastığını savunur. Bu haliyle de ekonominin temel varsayımı olan ve kişilerin ekonomi ile ilgili konularda rasyonel davrandığını vurgulayan ”homo economicus” kavramını çürütür diyebiliriz.

Davranışsal ekonomi, ekonominin sosyal içeriğinin göz ardı edilip tamamen teknik bir disiplinmiş gibi uygulanması gerektiğini savunan eğilimlere de bir tepkidir. Bilgisizlik, prestij, statü, gösteriş, bireysel ilişkiler gibi birçok farklı faktörün de etkisiyle, insanlar çoğu zaman ekonomik çıkarlarını maksimize etme amacıyla davranmayabilirler. Bu da bize davranış denilen şeyin matematiksel bir modele taşınabilecek yanlarının yanında asla sayısallaştırılamayacak taraflarının da olduğunu gösterir.

Satın alma kararlarımız üzerinde bizi çocukluğumuza götüren kokuların, görüntülerin, inançlarımızın ne kadar etkili olduğundan bahsetmiştik. Şampuan almaya girdiğimiz süpermarketten şekerleme ya da fırından yeni çıkmış bir ekmek alarak çıkmamızın görünürde manasız olduğunu ama zihnimizde birbirine bağlı bir sürü aşamayla anlam kazandığını da anlatmıştık. Bahsedilen bu bilişsel faktörlerle ekonomik bir eylem olarak adlandırılan ”satın alma” davranışını anlamak psikoloji ve ekonominin iş birliğiyle daha kolay ve doğru çözümlenebilir bir hale geliyor.

Davranışsal ekonomiyi ana ilkelerinden ve bu alanda yapılmış çalışmalardan bahsederek daha da detaylandırabiliriz. Bu disiplinde en önemli kabul edilen 2 temel kavram sahiplik etkisi ve kayıptan kaçınmadır. Sahiplik etkisi ‘‘ne kadar sahipsen o kadar tatminkarsın” mottosundan hareketle, aidiyetin düşüncelerimiz ve davranışlarımız üzerinde nasıl etkili olduğunu gösterir.

onuyla ilgili Harvard’da 2 gruba ayrılmış öğrencilerle yapılan bir çalışmada, katılımcılara 2 profesyonel fotoyu alıp gerekli geliştirmeleri yaptıktan sonra bir tanesini saklayabilecekleri söyleniyor. 1. gruba ”hoşuna gideni al ama bir daha değiştiremezsin”, 2. gruba ”eğer fikrini değiştirirsen 4 gün içinde değiştirebilirsin” deniyor. Tercihler yapılmadan önce ve yapıldıktan sonra katılımcılara fotoğrafları ne kadar sevdikleri soruluyor. Sonuçlar sahiplenme etkisini rahatlıkla gösteriyor bize-> 1. grubun fotoğrafla ilgili tatmin değişimi +1.3, 2. grubun tatmin değişimi ise -1.8.

Yine bu disiplin içinde önemli olan farklı 2 faktör de kayıptan kaçınma ve çerçeveleme. Yapılan araştırmalar kaybetmemek için daha fazla risk alma eğiliminde olduğumuzu ve ürünlerin çerçeveleniş biçiminden satın alma kararlarımızın oldukça etkilendiğini gösteriyor. Mesela, aynı reyondaki etin bir kısmı ” %80 yağsız ” diğer kısmı ” %20 yağlı ” şeklinde etiketlerle paketlendiğinde büyük bir çoğunluğun ” %80 yağsız ” olana yönelmesi gibi.

Sosyal psikolojide de önemli yer tutan ve ”heuristics” dediğimiz kısa yoldan en doğru ve mantıklı sonuca bizi ulaştırdığını düşündüğümüz kalıplar davranışsal ekonomide de önemli yer tutuyor. Mesela fiyatı 199, 379 ve 579 olan 3 telefon arasında kaldığımızda 579′u fiyatının yüksekliğinden, 199′u ” ucuz olduğu için vardır bi’ numarası ” şeklindeki şüphemizden dolayı elediğimizden, ” hem ucuz hem iyi gibi ” duran 379 liralık telefona yönelmemiz bunların bir sonucudur.

Bu kavramlar dışında davranışsal ekonomide önemli yer tutan bir sürü şey var; beklentilerimiz, 1 alana 1 bedava kampanyalarına karşı zaafımız, sosyal ve kültürel etkiler, aklımıza hiç gelmeyecek olsa da ortamın ısısı, kişisel kontrolümüz, sürü psikolojisi dediğimiz şeyin sonucu edindiğimiz alışkanlıklar…

Davranışsal ekonomi ve onunla iç içe olan nörobilim (+nöromarketing) tüketicilerin satın alırken neden ve nasıl karar verdiğini ortaya çıkaran, hem reklamcıların hem psikologların hem de ekonomistlerin işine yarayacak yeni ve etkili yollar sunuyor. Özellikle anketlerde akşamları tek izlediği programa ”belgesel” cevabı veren ve günde en az 2 farklı gazete satın alıp okuduğunu söyleyen biz Türkler’in gerçeği yansıtmayan satın alma davranışı ve alışkanlıklarını aydınlatmak için oldukça önemli.

Kaynak:

Türkiye’de Antik Kentler ve Müzeler Üzerine

Tam zamanını hatırlamamakla beraber birkaç sene önce, bazı ülkelerin ortaklaşa imzaladıkları, tarihi eserlerin çıkarıldıkları yerlere iadesi anlaşmasına Türkiye ’nin de katılması söz konusu idi. Aslında tarih ve kültür severlerin hep içlerinde uhde olarak kalan demiryolu uğruna Almanya’ya verilen eserlerin yer aldığı Pergamon Museum (Bergama Müzesi) ve İngiltere’ye verilen eserlerin yer aldığı British Muesum (İçerisinde Efes Antik Kenti ile ilgili bir bölüm yer almakta) müzesi düşünüldüğünde oldukça makul bir anlaşma gibi görülse de; yalnızca İstanbul’daki müzelerde yer alan eserler düşünüldüğünde bile, bu anlaşmadan bir takım aklı selim insanlar sayesinde iyiki de vazgeçtik diyebilirim. (Hali hazırda, eserlerin çıkarıldıkları zamanki ülke sınırları vb. başka problemler düşünüldüğünde oldukça sorunlu bir anlaşma olduğu da zaten açık)

Henüz görmediğim bu müzelere gidenlerin anlatımları her zaman bende de ne yapıp edip buradaki eserlerin ülkeye kazandırılması fikrini uyandırsa da, sanırım son zamanlardaki fikrim dünya mirasi olarak nitelendirilebiliecek bu eserlerin daha iyi koruyabilecek ve gerektiği önemi verecek olan ülkelerde kalması yönünde…

Fikrimin bu yönde değişmesini sağlayan birkaç haberi paylaşmam gerekirse;

*İzmir’de Kemalpaşada yeralan MS. 4 ve 7. Yüzyıl arasına tarihlenen ve Batı’nın Zeugması olarak adlandırılan  arkeolojik alandaki mozaiklerin, o alanı bir marketler zincirinin depo olarak kullanmak istemesi nedeni ile taşınmasına karar verilmesi ve sonrasındaki tartışmalar; Haber için tıklayınız

* İstanbul’da Hitit İzlerine rastlanan Bathonea Antik kentinin bulunduğu bölgeye Toki’nin konut yapmak için başvurması; Haber için tıklayınız

*Tarihi Bizans Sarayının otel yapılmak adına yıkılması; Haber için tıklayınız

* Antalya Kemer ilçesindeki tarihi antik kent Phaselis sınırları içerisine yapılmak istenen otel; Haber için tıklayınız

Bu haberler uzatılabilir, bu birkaç haber bile keyifleri kaçırmaya yetiyor.

Türkiye’deki antik kent ve müzelere ilişkin birkaç istatistiğe göz atalım. Türkiye’de Kültür Bakanlığı’na bağlı 350’den fazla müze, 92 özel müze, 1024 özel koleksiyon bulunmaktadır. Buna ek olarak; Marmara bölgesinde 20, Karadeniz bölgesinde 16, İç Anadolu bölgesinde 18,Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 20, Ege bölgesinde 65, Doğu Anadolu bölgesinde 6 ve Akdeniz bölgesinde 54 adet antik kent bulunmakta ve hali hazırda bir çok antik kentte gün yüzüne çıkmayı beklemektedir.

Türkiye’deki müze ve ören yerleri ziyaretçilerinin %70 ‘ini yabancı turistler oluşturmaktadır. Müze ve ören yerleri ziyaretçilerinin %50 si Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul’daki müzeleri tercih etmektedirler. İstanbul  ile diğer metropol kentlere ilişkin bir karşılaştırma tablosu ise aşağıdaki gibidir.

 

adsız

 

Tablodan açıkça dünyanın önemli metropolleri ile İstanbul arasındaki, tarihi kalıntı sayısı ile müze sayıları arasındaki dengesizliği görmeniz mümkün. Ayrıca, kentlerin  en çok ziyaret edilen 5 müzelerine ilişkin sayılar 2013 yılında, İstanbul için 7 milyon ziyaretçi, Londra’da 25,3 milyon, Paris’te 23,4 milyon Berlin’de 4,7 milyon ve New York’ta 15,4 Milyon ziyaretçi şeklinde gerçekleşmiş.
Ülke ortalaması olarak, ihtiyaçlar hiyerarşisinin 1 ve 2. basamakları arası bir yerde seyrederken vatandaşlardan ve yetkililerden bu tip tarihi yer, müze vb.lerine önem vermelerini beklemek ne derece akıllıca diye sorabilirsiniz. Ancak, bu işin sadece entelektüel bir zevk ve turistik bir faaliyet olmaktan öte ekonomik ve sosyal boyutlarını da düşünmek gerekiyor kanısındayım. Öncelikle bu topraklarda yer almış herhangi bir medeniyete ait bir mirası gezmek, hakkında bilgi sahibi olmak, sosyal anlamda farklılıklara olan bakış açımızı değiştirecek nitelikte bir deneyim. Bilgi ve farkındalık sosyal olarak bizi birbirimize yakınlaştıran yegane unsurlar arasında. Ayrıca, işin ekonomik  boyutunu da unutmamak lazım, Türsab’ın  2013 yılında 19.2 milyon müze ziyaretçisinden toplam 263 milyon 333 bin TL gelir elde ettiğini düşünüdüğümüzde işin ekonomik boyutunun ne kadar çarpıcı olduğu ortaya çıkıyor (ki eleştirdiğimiz politikalara rağmen böyle bir gelir söz konusu). Ayrıca, herhangi bir müze ve ören yerinin çevresinde bulunan halkın antik kent ve müzeye ilişkin çalışmalardan ekonomik katkılar sağlayabilecekleri de oldukça açık (Konuyla ilgili sadece bir örnek; tıklayınız

Müze ve ören yerlerine yapılacak olan yatırımlar ile hem yerel halkın hem de ülke turizminin kalkındırılmasının oldukça önemli olduğu açıktır. Türkiye, tarihi ve arkeolojik anlamda da yer altı ve yer üstü kaynakları ile bakir olarak beklemekte, klasik tabir ile bacasız sanayiye, otel yaparak değil antik kentleri ve müzeleri yaşatarak katkıda bulunmaya başlamalıyız diye düşünüyorum.

NOT: Yazı içerisinde bahsettiğim Phaselis Antik kenti ile ilgili mücadeleye destek olmak ve konudan haberdar olmak için:  Facebook Phaselis İnsiyatifi

https://www.facebook.com/phaselisinisiyatifi?ref=stream

NOT2: Şimdilik uzaktan izlemenin daha iyi olacağını düşündüğüm Pergamon Museum ve British Museum içesindeki Efes bölümden eser ve bilgiler:
http://www.smb.museum/en/museums-and-institutions/pergamonmuseum/home.html

http://www.ephesus.us/ephesus/ephesus-in-british-museum.htm

 

Kaynakça:


http://www.worldcitiescultureforum.com/data

http://tr.wikipedia.org/wiki/Türkiye’deki_antik_kentler_listesi

http://www.kulturvarliklari.gov.tr/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF0D262A49C727F2325A19570EB48D9460

http://tr.wikipedia.org/wiki/T%FCrkiye’deki_m%FCzeler_listesi

http://kokpit.aero/turkiyenin-muze-raporu

Bir otomobil devi daha Türkiye’den çekiliyor

2011’de Japon markası Daihatsu, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa bölgesine uygun araç geliştiremedikleri için kâr edemeyişlerini gerekçe göstererek 2013’ten itibaren pazardan çıkacağını açıklamıştı. Geçen yılın aralık başında ise dünyanın en büyük 4. üreticisi Amerikalı Chevrolet de Batı ve Doğu Avrupa pazarlarından çıkma kararı aldı. Dolayısıyla üretici, Türkiye’den de ayrılıyor. Türkiye henüz Chevrolet’nin çekilme kararını konuşurken, İtalyan Fiat, bünyesindeki markalardan Lancia’nın Türkiye’den çekileceğini açıkladı.

Gelişmekte olan ülkeler için 2013 zor bir yıl oldu. Tahvil alımını kademeli olarak azaltacağını açıklayan Amerikan Merkez Bankası FED’in bu kararı piyasalarda ‘Amerikan ekonomisi toparlanıyor’ olarak algılandı.

Böylece başka ülkelerde yatırım imkânı arayan sermaye, tekrar Amerika’ya yönelince yerel para birimleri dolar karşısında değer kaybetti. Buna ilaveten Türkiye özelinde cari açığı düşürmek adına alınan kredi sınırlaması ve ÖTV zammı ile Türkiye oto pazarının 2014’te yüzde 30 daralması bekleniyor. Hem oto markalarının bölgesel beklentilerini karşılayamamaları hem de Türkiye’deki iç pazarın bir türlü 1 milyonun üzerine taşınamaması bazı oto markalarının Türkiye’den çıkmasına sebep oldu. 2011’de Japon markası Daihatsu, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa bölgesine uygun araç geliştiremedikleri için kâr edemeyişlerini gerekçe göstererek 2013’ten itibaren pazardan çıkacağını açıklamıştı. Hisselerinin yüzde 51,3’ü Japon otomotiv devi Toyota’ya ait olan şirket, istediği satışlara ulaşamadıklarını ve Japon Yeni’nin Euro karşısında değer kaybetmesinin ayrılma kararına ittiğini belirtmişti. Daihatsu’nun 2010’daki toplam Avrupa bölgesi satışları 19 bin 300 civarındaydı.

Geçen yılın aralık başında ise dünyanın en büyük 4. üreticisi Amerikalı Chevrolet de Batı ve Doğu Avrupa pazarlarından çıkma kararı aldı. Dolayısıyla üretici, Türkiye’den de ayrılıyor. Bu kararın şirkete maliyeti yaklaşık olarak 1 milyar dolar olacak. Marka, 2015 sonunda bölgeden tamamen ayrılmış olacak. Rusya ve Bağımsız Devletler Topluluğu’ndaki yatırımlarına ağırlık vermeyi planlayan Chevrolet, Türkiye’de ise 10 yıl boyunca Opel bayileri vasıtasıyla yedek parça sağlamaya devam edecek. Şirket bundan sonra bu bölgelerde Opel ve Vauxhall markalarına ağırlık verecek. Türkiye henüz Chevrolet’nin çekilme kararını konuşurken, İtalyan Fiat, bünyesindeki markalardan Lancia’nın Türkiye’den çekileceğini açıkladı. Avrupa ve Türkiye satışlarından memnun olmayan Fiat, bundan böyle Lancia’yı sadece İtalya’da satacağını duyurdu. Lancia markası ile 2013’te 782 adet araç satılmıştı.

Türkiye, 2023 üretim hedefinden uzaklaştı

 Türkiye, otomotiv sektörü stratejik belgesinde yer alan hedeflerden uzaklaşıyor. İhracatın lokomotif sektörününbugün 21,5 milyar dolar ihracat rakamının 2023’te 75 milyar dolar olması hedefleniyordu. 2014 sonunda 1,9 milyon adet olarak hesaplanan üretimin de 4 milyon adede çıkması planlanıyordu. Ancak 2013’te 1,2 milyon civarı olan üretimin bu yıl 1 milyonun altına inmesi bekleniyor. Çünkü geçen yıl 853 bin adet seviyesinde gerçekleşen iç pazar, kur artışı, kredi sınırlaması ve ÖTV artışları sebebiyle 650 bin civarına düşecek.

 

Altı Üstü Bir Poşet

2013 yılında biri Gürcistan’a diğeri Romanya’ya yaptığım iki kısa süreli ve akademik amaçlı seyahatlerde dikkatimi çeken şeylerden biri de marketlerde alışveriş poşetlerinin ücretli olması idi. Doğrusu üzerine çok düşünmeden biraz yukarıdan baktım bu uygulamaya; öyle ya altı üstü bir poşetti ve nasıl paralı olabilirdi? (Bir de sanırım eskiden bizim! sınırlarımıza dahil olan bu topraklara küçümser bir bakıştı bu). Ancak bu peşin yargım sonrası, bu konu üzerine yeteri kadar düşünmediğimi ve bilgi sahibi olmadığımı fark ettim. Sonrasında dahil olduğum sürdürülebilir tüketim davranışları üzerine bir çalışma ile bu konuya ilgim daha da arttı. Sahi kaçımız tüketim davranışlarımız üzerine yeteri kadar düşünüyorduk ki? En basiti, alışverişlerde naylon poşet alırken bir poşet yetecek iken, aldığımız poşetin yırtılma olasılığına karşı ya da daha sonra çöp poşeti olarak değerlendirme amacıyla kaçımız ikinci bir poşeti almıyoruz ki? Ne de olsa altı üstü bir poşet, öyle değil mi? Altı üstü bir poşet ile ilgili birkaç bilgi vermek gerekirse;
*Naylon poşetler, ücretsiz ve kullanışlı olduğu için çok tüketilir ve çöplerle beraber doğaya atılır.

*Ortalama 15 dakika kullandığımız bir naylon poşetin doğada tümüyle yok olması için 1000 yıl gerekir.
*Naylon poşetlerin sadece %1’i geri dönüştürülür,%99’u doğada kalır.

*Naylon poşetler doğada bozulmaya başladıklarında çevreye zararlı kimyasal maddeler yayar ve bu maddeler toprağa, suya karışarak besin zincirimizi yavaş yavaş kirletir. (Naylon poşetler petrol türevi olan polietilenden üretilir).

*Denizleri,gölleri,nehirleri kirletir, kanalizasyonları tıkar.

*Doğaya atılan naylon poşetler nedeniyle yunus, fok, balina,deniz kaplumbağaları gibi hayvanlar denize atılan poşetleri yiyecek sanıp yerler. bu da onların sindirim sistemlerinde bozulmalara yol açarak ölmelerine neden olur.

*Naylon posetler şeffaf oldukları için, tıpkı bır sera gibi ısıyı emerek orman yangınlarına neden olur.

*Naylon poşetler dokundukları gıdaların vitaminlerini yok ederler.

*Çöplerin % 90’ı naylon ve plastik atıklardan oluşur.

 

İstatistiklere göre dünyada yılda 1 trilyona yakın plastik poşet kullanılmakta ve bu sayının %40’a yakını ABD’de kullanılmaktadır. ABD getirdiği vergilerle bu kullanıma kısıtlar getirmeye çalışmaktadır. Hindistan, Meksika, Bangladeş gibi ülkelerde naylon poşet kullanımı tamamen yasak. İngiltere’nin bazı, Avustralya’nın bir çok kentinde de naylon poşet kullanımı yasaklanmış durumda. Çin’de naylon poşetler paralı olarak satılmaktadır. Avrupa’nın bir çok ülkesinde naylon poşet kullanımı yüksek vergilerle engellenmeye çalışılmaktadır. Ayrıca, yine bir çok Avrupa ülkesinde alış veriş merkezlerinde naylon poşetler para ile satılmaktadır.

 

Türkiye de bu konuda hiç de masum değil; istatistiklere göre Türkiye’de bir kişi yılda ortalama 500 adet naylon poşet tüketmektedir. Bir naylon poşetin doğaya verdiği zarar ve geri dönüşümü düşünüldüğünde bu sayının oldukça fazla olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım. Ayrıca, Türkiye’de alışveriş merkezlerinin çoğunda naylon poşet tüketimi konusunda herhangi bir kısıtlama yok. Şubat 2013 tarihli bir çok gazete haberine göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı konu ile ilgili yaptığı açıklamada, artık naylon poşetlerin para ile satılacağını belirtmiş. Ancak –en azından benim gördüğüm kadarıyla- bu söylem eyleme dönüşmemiş durumda. Yine de benim tespit ettiğim örnek uygulamalar da yok değil; Dikili de 2010, Bozcaada ve Kadıköy’de 2011 yılından beri naylon poşet kullanımı yasaklanmış durumdaymış. Ne derece yasağa uyulduğunu bilmiyorum ama yine de örnek uygulamalar olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ayrıca; Bursa Nilüfer Belediyesinin bu konuyu bir projeye dönüştürmüş olduğunu öğrendim. Bunun yanısıra bir çok firmanın doğada çözülebilir poşet kullanımı konusunda çalışmaları olduğunu biliyorum. Bu konuya hassasiyet gösteren bundan daha fazla kurum ve kuruluş olduğundan eminim ama yine de Türkiye’de hem bireysel hem kurumsal anlamda bu bilincin yeteri kadar yerleşmediğini düşünüyorum.

Bunlar ışığında, Türkiye’de yerel uygulamalar ile beraber, naylon poşet ve plastik kullanımını azaltıcı uygulamaların ülke çapında, belki bir yasa ile desteklenerek yaygınlaşması gerektiği inancındayım. İlk etapta, naylon poşetlere koyulan vergilerle veya sembolik de olsa konulacak ücretlerle insanlara bu konuda bir davranış alışkanlığı kazandırılabilir.

Altı üstü 1 poşet demek yerine, 1 poşet az kullanarak petrol tüketimindeki azalma ile ekonomiye, atık ve çöp miktarındaki azalma ile çevreye ve canlılığa yapacağımız katkıyı düşünmeliyiz kanısındayım.

 

Kaynaklar ve Konu ile  İlgili Linkler: 

http://www.reuseit.com/

http://news.nationalgeographic.com/news/2003/09/0902_030902_plasticbags.html

http://www.beztorbakullananlar.com/

http://www.ntvmsnbc.com/id/25213223/

http://www.torbanidegistirgeleceginidegistir.com/.

http://www.radikal.com.tr/cevre/dikilide_naylon_ve_plastik_poset_yasagi-1022887

http://www.on5yirmi5.com/haber/yasam/dogal-yasam/15648/naylon-poset-kullanmak-yasak.html

Küresel zenginler listesinde 32 Türk

Dolar milyarderlerinin sayısı 2013’te 414 kişi artarak bin 867’ye çıktı. Listede 32 Türk milyarder yer alıyor.

dolar1241
Geçtiğimiz yılın listesine göre Türk milyarder sayısı 1 kişi arttı. Türkiye geçtiğimiz yıl listeye 31 kişi sokmuştu.

Hurun Report’un hazırladığı ‘Küresel Zenginler Listesi 2014’te Türk milyarderlerin bir numarası ise 3.7 milyar dolarlık servetiyle Ferit Şahenk. Şahenk’in dünyadaki sıralaması ise 451. İkinci sırada 3.4 milyar dolarla Murat Ülker yer alırken, üçüncülüğü ise 3.3 milyar dolarla Hüsnü Özyeğin aldı. Ülker ve Özyeğin’in dünya listesindeki yeri ise sırasıyla 493 ve 510 oldu. Geçtiğimiz yılın listesine göre Türk milyarder sayısı 1 kişi arttı. Türkiye geçtiğimiz yıl listeye 31 kişi sokmuştu.
KUR ETKİSİ AZ OLDU

Sabah’tan Barış Ergin’in haberine göre Türkler’in ortalama serveti ise 2014’te yüzde 6 düştü. Bunun temel nedenlerinden biri gelişmekte olan ülkelerin tamamında görünen yerel para birimlerindeki düşüş. Döviz kurundaki artış yüzde 19 olarak alındığında Türkiye’de servetteki düşüş yüzde 6’da kaldı. Benzer ülkelerden Endonezya’da kur yüzde 20 artarken, servet yüzde 12 geriledi. Brezilya’da bu oranlar yüzde 15’e 13, Hindistan’da ise yüzde 11’e 13 oldu.

BILL GATES BİRİNCİ

Dünya genelinde ise milyarderlerin 946’sının servetinde artış oldu. 152 ismin servetlerindeki artış yüzde 50’yi geçti. Sadece 318 kişinin servetinde düşüş oldu. Microsoft’un patronu Bill Gates’in serveti 14 milyar dolar artarak 68 milyar dolara çıktı. Warren Buffett, 64 milyar dolarlık servetiyle ikinci sırada yer aldı. Inditex’ten Amanico Ortega ise 62 milyar dolarlık servetle üçüncü oldu. Geçtiğimiz yılın en zengini Carlos Slim ise dördüncü sıraya geriledi. Slim’in serveti yüzde 9 düşerek, 60 milyar dolara indi.

TOPLAM SERVETLERİ 6.9 TRİLYON DOLAR

Dünya milyarderlerinin toplam serveti 6.9 trilyon dolara çıkarak Japonya’nın milli gelirini bile geride bıraktı. 40 yaşın altında 26 kişi listede yer alırken, bunların 13’ü servetlerini miras yoluyla değil kendileri sağladı. Listede yer alan isimlerin yüzde 68’i kendi servetlerini kendileri kazananlar. 47 kişi de dördüncü kuşak olarak listeye girdi.

İSTANBUL DÜNYA YEDİNCİSİ

Dünya milyarderlerinin başkenti ise New York oldu. New York’ta yaşayan milyarderler geçtiğimiz yılın birincisi olan Moskova’yı da böylece koltuğundan etti. Hong Kong, Pekin ve Londra ise bu iki şehri takip etti. 28 milyarderin ikamet ettiği İstanbul ise dünyada yedinci sırada yer aldı.

ABD LİSTEDE BİRİNCİ SIRADA

Listede 68 ülkeden bin 867 kişi bulunuyor. ABD, 72 kişiyle listede birinci sırada. Çin’de ise bu rakam 41. İngiltere 22 kişiyle listenin üçüncü sırasına oturdu. Sektörel olarak ise listenin en tepesinde teknoloji yer aldı. Teknoloji sektörü gayrimenkulden birinciliği devraldı. Üretim ve perakende ise bu iki sektörü takip etti.

Kaynak

Rus rublesinin yeni simgesi belli oldu

Rus para birimi rublenin yeni simgesi, ortası yatay çizgili “P” harfi oldu.

 

Rus para birimi rublenin yeni simgesi, ortası yatay çizgili “P” harfi oldu.

Rusya Merkez Bankasından yapılan açıklamada, rublenin yeni simgesinin belirlenmesiyle ilgili yapılan halk oylamasının sona erdiği ve kazanan seçeneğin, ortası yatay çizgili P harfi olduğu belirtildi.

Bankanın internet sitesinde halkın beğenisine sunulan 5 farklı simge için 280 bin kişi oy kullandı. Katılımcıların yüzde 61’inin oy verdiği seçenek, rublenin yeni simgesi olarak kabul edildi.

Rusya’da yeni sembollü rublelerin, 2014 yılında piyasaya sürülmeye başlanacağını bildirildi. Rusya’da, 2007 yılında başlatılan yeni simge bulma çalışmaları, 5 Kasım-5 Aralık dönemindeki oylamayla sona ermiş oldu.

Büyük “P” harfi, Kiril alfabesinde rublenin baş harfi olan “R”ye karşılık geliyor.

 

 

 

 

 

Kaynak

Avrupa Konseyi ödülü Bayburt Baksı Müzesi’nin

Avrupa Konseyi, yaptığı değerlendirmeler sonucu, Bayburt’taki Baksı Müzesi’ni 2014 Avrupa Konseyi Müze Ödülü’ne layık gördü.

 

Avrupa Konseyi, yaptığı değerlendirmeler sonucu, Bayburt’taki Baksı Müzesi’ni 2014 Avrupa Konseyi Müze Ödülü’ne layık gördü.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Bilim, Kültür ve Eğitim Komitesi’nin Pariste yaptığı toplantıda, Bayburt Baksı Müzesi’ni gelecek yıl takdim edilecek ödüle layık görüldüğü açıklandı.

Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki Bayburt’un 45 kilometre dışında, Çoruh Vadisi’ne bakan bir tepenin üzerine kurulu Baksı Müzesi, çağdaş sanat ve geleneksel el sanatlarını aynı çatı altında yan yana barındırıyor.

Avrupa Konseyi Müze Ödülü’ne bu yıl ayrıca çok sayıda başvuru arasından, Latvia’nın Riga kentindeki Zanis Lipke Memorial ve İsveç’in Umea kasabasındaki Bildmuseet müzeleri de aday gösterilmişti.

Baksı Müzesi’nin kurucusu

Baksı Müzesi’nin kurucusu Prof. Dr. Hüsamettin Koçan,  ödülü aldıklarına dair ellerine herhangi bir belge geçmeden, etik olmadığını düşündüğü için ödüle ilişkin açıklama yapmayacağını söyledi.

Koçan, Baksı Müzesi’nin Bayburt’a ve bu bölgeye gelecek yıldan itibaren uluslararası anlamda turizm hareketliliği getireceğini düşündüğünü belirterek, “Gelecek yıldan itibaren müzede yoğun bir turizm hareketliliği yaşanacak. Bizim kenarda kalmış olmaktan merkeze doğru yolculuk yapan bir yapımız var” diye konuştu.

Yeni yılın, Baksı Müzesi için tam bir atak yılı olacağını vurgulayan Koçan, “2014 yılı, bizim açımızdan bütün ön çalışmaları yapılmış tam bir atak yılı olacak. Hem projelerimiz açısından hem de kamuoyu kabulleri açısından çok büyük beklenti içindeyiz” ifadelerini kulandı.

Baksı Müzesi

Bayburt’a 45 kilometre mesafedeki Bayraktar köyü sınırları içerisinde yer alan Baksı Müzesi, çağdaş sanat ve geleneksel el sanatlarını aynı çatı altında barındırmak amacıyla 2010 yılında kuruldu. Müze, bin 500 metrekare sergileme salonu, konferans salonu, atölye, kütüphane, 30 kişilik konuk evinin bulunduğu toplam 30 bin metrekarelik alandan oluşuyor. Çoruh Vadisi’ne bakan bir tepenin üzerine kurulu müze adını, Bayraktar köyünün eski adı olan Kırgız dilinde ”şaman” anlamına gelen ”Baksı”dan alıyor.

 

 

 

 

 

Kaynak

Mobil uygulama uzmanları yetiştirilecek

İstanbul Üniversitesi, teknolojik gelişmelerde insan kaynağı ihtiyacını karşılamak için, mobil uygulama uzmanları yetiştirecek.

 

İstanbul Üniversitesi (İÜ), teknolojik gelişmelerde insan kaynağı ihtiyacını karşılamak için, mobil uygulama uzmanları yetiştirecek.

İÜ’den yapılan yazılı açıklamaya göre, teknolojide yaşanan hızlı gelişmeler, beraberinde değişimi de getiriyor. Artık diz üstü bilgisayarlar yerine, tablet ve akıllı telefonlar kullanılıyor. Trafiğe çıkmadan önce cep trafik, bankacılık işlemleri için cep bank ile gazetelerin mobil uygulamaları giderek yaygınlaşıyor.

Mobil dünyadaki gelişmeler, içerik ve tasarım gibi hususları da beraberinde getiriyor. Bu kapsamda geliştirilecek uygulamaların, hem içerik, hem de tasarımların mobil ortamların yapısına ve dokusuna uygun olması gerekiyor.

Açıklamada görüşlerine yer verilen İÜ Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi (AUZEF) Dekanı Prof. Dr. Alper Cihan, mobil platformlarda gerçekleşen bu gelişmenin beraberinde insan kaynağı ihtiyacını doğuracağını bildirdi.

Cihan, bu ihtiyacı karşılamak üzere, “Mobil Uygulama, Tasarım ve Geliştirme” ile “Etkileşimli Çokluortam Tasarımı” 2 yıllık önlisans programlarının açılması için teklif hazırladıklarını belirtti.

Programların koordinatörü Doç. Dr. Fatih Gürsul ise teklif edilen 2 yıllık bu bölümlerde, “Mobil Arayüz Tasarımı”, “Mobil Programlama”, “Mobil Grafik Tasarımı”, “Çoklu Ortam Tasarımı ve Üretimi” gibi bir çok yeni dersin olacağını ifade etti.

Gürsul, bu bölümden mezun olacak öğrencilerin, GSM operatörleri, mobil uygulama geliştiren yazılım firmalarının yanında, Milli Eğitim Bakanlığının yürüttüğü Fatih Projesi kapsamında içerik geliştirmede istihdam edilebileceklerini kaydetti.

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak

GE Türkiye İnovasyon Yarışması

GE-Logo

Global ölçekte faaliyet gösteren General Electric (GE), sağlık hizmetleri, enerji üretimi, havacılık ve ulaşım alanlarında çözümler yaratacak teknolojiler sunmaktadır. GE, sağlık ve enerji alanında inovatif fikirleri olan gençleri yarışmasına katılmak üzere davet ediyor. 

 Son başvuru tarihi: 27 Aralık 2013

Detaylı bilgi ve başvuru için: http://www.geinnovationchallenge.com/

Ben-©-EDE inovatif fikirler için en doğru adres gençler…